# “Yazabileceğiniz en iyi hikâye çoğunlukla el uzatma mesafenizdedir.”

- Bağlantı: https://hasansever.org/2020/07/12/yazabileceginiz-en-iyi-hikaye-cogunlukla-el-uzatma-mesafenizdedir/
- Yayımlanma: 2020-07-12T19:08:47+02:00
- Yazar: hasever

Hasan Sever: “Yazabileceğiniz en iyi hikâye çoğunlukla el uzatma mesafenizdedir.”
**
İlk kez, 2015 yılında [Birazcık Halil](http://www.edebiyathaber.net/hasan-severin-birazcik-halil-adli-romani-yayimlandi/)
romanıyla okur karşısına çıkan Hasan Sever’le, yeni romanı [Su Duydum ](http://www.edebiyathaber.net/su-duydum-icin-90-kusaginin-romani-da-denebilir-2/)
hakkında konuştuk.  Her iki romanı da Ayrıntı Yayınları etiketini taşıyan Hasan 
Sever, sorularımıza olanca içtenliğiyle ve çoğunlukla da sözü fazla dolandırmadan
yanıt verdi.– Son romanınız “Su Duydum”u konuşmaya geçmeden önce, edebiyat’ı nasıl
tanımladığınızı öğrenmek isterim. Nedir edebiyat?Zor soru… İnsan ilişkileri bilimi
mi, yoksa bilinmezi mi desek…– Peki ya okur olmak ile yazar olmak arasındaki ilişki;
ince çizgi?Okur üretir, yazar tüketir. Aslolan okurluktur. Yazarlık bir ara formdur.–
Yaşayan, düşünen, okuyan ve yazan bir Hasan Sever olarak üzerinizde emeği olduğunu
düşündüğünüz yazarlarınız kimlerdir?Nazım Hikmet, Tolstoy, Gorki, Balzac ve Orhan
Kemal’le başlayıp epey uzatabilirim… Lakin sonu annemle biter. Benim edebiyat damarım
annemden gelir.– Birey ile roman arasındaki ilişkiyi açıklar mısınız?Doğada “tekil”
yoktur. Sanat her ne kadar “birinci tekil şahıs”a hitap ediyor olsa da,  nihayetinde
içinde bir “çoğul” taşıdığı için sanat oluyor. Biz romancılar, toplumdan bir kesit
alıp onu edebiyat laboratuvarında inceliyoruz, tıpkı bilim insanının doğadan bir
örnek alıp onu laboratuvarında incelediği gibi. Çünkü doğa karşısında sınırlıyız.
Herkesi içeren bir hikâye yazamayız; ama ne mutlu ki herkese hitap edebilen bir 
hikâye/teorem yazabilme şansına sahibiz…– Peki, yazarın romanında yapmak / vermek
istediği ile birey’in romanda görmek istediği…?Galiba çoğunlukla farklıdır. Sizin
yazar olarak görmediğiniz bir sürü şeyi okur rahatlıkla görebilir; çünkü okur –sanılanın
tersine– üreticidir.– “Su Duydum”un yazarı olarak sizin gör-e-mediğiniz ancak okurların
gördüğünü düşündüğünüz ya da sizin de bir okuru olarak şu an farkına vardığınız 
hususlar var mı?Roman, beş kişilik merkez komite (imalı bir gülümseme var burada;
ve ardından kahkahalar…) haricinde okurla henüz temas aşamasına geçti. Bekleyeceğiz.
Kendimde fark ettiğim ise şu oldu: Romanı yazdıktan sonra Zürih daha bir güzelleşti
sanki. Öyle ya, insan evvela kendine yazıyor.– Bu bağlamda, yazarlığınız ile sanatın
bireye / topluma yansıma biçiminin ne’liği üzerine düşünceleriniz nedir?Demin söylemeye
gayret ettim, örneklemeniz ne kadar başarılıysa toplumu yansıtması da o kadar doyurucu
olur. Belki büyük bir iddia olacak ama eğer etrafımızdaki yahut uzayın sonsuz boşluğundaki
bir partikülü dahi edebiyle inceleyebilirsek evrenin bütün sırlarına ulaşabiliriz.
Bir insanın –evet herhangi bir insanın– hikâyesini hakkıyla yazabilirsek bütün insanlığın
hikâyesini yazabiliriz. Biliyoruz ki bu “mümkünlük” biraz da, tanrının varlığı-yokluğu
sorusuna Şeyh Bedrettin’in verdiği yanıta benzer: “Mümkündür lakin vukua gelmez.”–
Her iki romanınızda da Türkiye’nin 1970’li yıllarını arka plana yaslıyor, romanlarınızda
belirleyici bir katman olarak bu dönemden adeta besleniyorsunuz. Siyasetsiz roman
olmaz mı?Olmaz. “Birazcık Halil”de Yunus ne diyordu: “Evrende her şey önünde sonunda
siyasete dönüşür. Bu da insanlığın mecekaresidir.” Hem siyaset pozitiftir. İnsan
sorunlarını çözme sanatıdır ve bir sanattır. Siz doğaya içkin olduğunuz için aynı
zamanda siyasete de içkinsinizdir. Bunun estetiği, kurgusu ve sunumu değişiklik 
arz eder.– İlk göz ağrınız “Birazcık Halil”; ikinci romanınız ise “Su Duydum”. İkisi
de bir yerde / bir ülkede / bir insanda duramamanın romanı desem…?Çok güzel tarif
derim…– Teşekkür ederim; ancak romanlarınızdaki “gitme-gelme, sürgün, göçebelik…”
in sizde nasıl mayalandığını, bu meselelerinizin romanlarınızda nasıl ve neden mevzilendiğini
öğrenmek isterdim.Göçebelik sanırım genlerimizde var. Bir de maalesef henüz soğumuş,
İsviçre gibi dağı taşı yerine oturmuş bir coğrafyamız yok. Sürekli değişiyoruz, 
yer değiştiriyor, batıyor, çıkıyoruz… Elbet bir gün biz de bira “soğuyacağız.” O
zamana kadar, coğrafyamızın kaderini çekeceğiz.– Her iki romanınızda da karakterlerinizin
bir kısmının mülteci / sürgün / göçebe olması bir okur olarak bende şöyle bir düşünce
oluşturdu: “Birazcık Halil”de de “Su Duydum”da da Hasan Sever’in hayatın içindeki
gerçekliği kurmacayla harmanlanmış; ‘anlatıcı’ kimliğiniz birey olarak size çok 
da sırt dön/e/memiş!Yazabileceğiniz en iyi hikâye çoğunlukla el uzatma mesafenizdedir,
gibime geliyor… Bir de demin söylediğim “soğumamışlığımıza” paralel olarak; bizde
hikâye sıkıntısı yok. Az buçuk hayatın içinde, insanlarla temas halindeyseniz, hikâye
çoğunlukla kendi ayağıyla size gelir. Sir Doyle, Sherlock Holmes’u yoktan değil,
bir profesöründen esinlenerek yaratmıştır. Kendisi daha sonra bunu hocasına söylemiştir.
Yani siz size temas edenden üretim çıkarırsınız; ama fazlasından, ama eksiğinden…–
Bu sözlerimi, kimi romanlarda göremediğimiz doğallığın (samimiyet / hayatın ta kendiliği,
kısaca biz…) edebiyata yansıyabilmesinin önemi üzerinden sormuştum.Bildiğiniz “şey”
i anlatmalısınız; ki ahlaki olan da budur zaten. Yazar, sırf yazabiliyor diye sonsuz
özgürlüğe sahip değildir. Neticede birilerinin zamanından, zihinsel ve fiziksel 
emeğinden bir parça alıyorsunuz. Buna saygı göstermek zorundasınız. Bu aynı zamanda
yaptığınız işe de saygıdır. Yazar ile okur arasında bir alt-üst yoktur; olmamalıdır.–“
Birazcık Halil”de Ankara’nın yanında bir de Almanya vardı ana mekân olarak; “Su 
Duydum”da ise Ankara’yla birlikte Zürih’i tercih ediyorsunuz bu kez… Almanya’yı 
anlayabiliyoruz –bir Paris gibi, bir Londra, bir İstanbul…–; peki ya Zürih’i tercih
ederken, bir yazar olarak tedirgin olmadınız mı?Olmadım diyemem; fakat korkak olan
yazarlar tuhaf bir şekilde risk almayı da bilirler.– Biz, düşüncesini bile geçirmemişken,
şimdi bir de bu ‘korkak yazar’ tanımlamanızla baş başa kalacağız. Biraz açıklar 
mısınız?Zürih bir risk, çünkü kitabı okuyacak olan insanların çok büyük bir kısmı
bu şehirle daha önce bir temasta bulunmamışlardır. Dediğin gibi burası Londra, Paris,
Viyana, hatta Berlin değil. Hele ki İstanbul hiç değil. Ama Zürih, İsviçre’nin İstanbul’udur.
Bu da bizim küçük büyük İstanbulumuz. Doğrudur; önceden hazır olan kodlar yok. Biraz
bilgisayar diliyle konuşursak hazırda bir “library” yok.  Hemen hemen her şeyi sizin
oluşturmanız lazım. Öte yandan da büyük bir bakir alan. Ekim biçimi edeplice yapabilirseniz
edebiyatınıza bir mekân kazandırmış olabilirsiniz… Bakalım. Zürih’i ziyaret eden
bir kişi dahi, “Ha işte _Su Duydum_’da geçen sokak, cadde, teras, göl burası” derse
benim için bu büyük bir mutluluk olacak. ‘Korkak yazar’ tarifine gelince, bir insan
henüz idrak-ı bilhak değilse yazarken korkar.– Peki Ankara? “Birazcık Halil” ile“
Su Duydum”un önemli bir kısmı Ankara’ya kurulmuş. Bunda ODTÜ’lü yıllarınızın etkisi
var mı?Var. Sadece ODTÜ değil, ortaokul ve liseyi de Ankara’da okudum. Ankara Atatürk
Lisesi’nin son yatılı talebelerindenim. Lise sonda yatılı bölüm kapatıldığı için
Cumhuriyet Lisesi’nden mezun oldum; ama ben Atatürk Lisesi’ndenim, oralıyım yani.
Birazcık Halil’deki “Beyaz Kamil” misal, Ankara Atatürk Liseli olmakla çok övünür.–
Okurların romana olan düşkünlüklerinin bir nedeni de yazarların –hayata dair– gerçekliklerini
romanlarının dehlizlerinde saklamalarıdır, bu da okur için ilgi çekici bir durumdur,
dersek; siz bir baba, bir evlat, bir eş… kısaca Hasan Sever olarak “Birazcık Halil”
in neresinde, “Su Duydum”un neresinde konumlandırdınız kendinizi?Ferdi ben değilim:
Net. Feride’nin zaten yanına bile yaklaşamam. Halil de ben değilim. “Birazcık Halil”
den sonra bana _mail_ gönderen kimi okurlar şöyle hitap ettiler: _“Sevgili Halil…”_(
Hasan Sever yine gülüyor burada…) Ama ben Halil değilim.– Kim ve ne olmadığınızı
söylediniz de, kim ve ne olduğunuzu saklamak istediniz sanki. Romanlarınıza saklanmış
kendi’nizi, kim olduğunuzu ve DNA’nızı tarife geçmeyebilirsiniz; ama romanlarınıza
önemli yanlarınızla sızdığınızı söyleyebilir misiniz?Oluyordur. Halil’in hayat karşısındaki
çekinikliği –fakat çok çılgınca işlere girmiş olması– ve Ferdi’nin yürürken yere
bakması bana benzemiyor değil… (Burada da bir gülümseme; ama biraz mahcup bir edayla…).–“
Su Duydum”da iki ana karakter: Feride ve Ferdi. Ve yıllar yıllar sonra büyük buluşma…
Şölen tadında buluşma / birleşmelere dair bir göndermeniz var gibi (bunu “Birazcık
Halil”deki yemekli ve büyük cümleli sohbetlerden de güç alarak söylüyorum)?Önemli
bir an çünkü. 18 yıl aradan sonra ilk kez yan yana geliyorlar. Bu buluşma, buna 
uygun bir yerde ve dilde olmalıydı. Yan yana geldikleri yer Zürih’te en sevdiğim
yerlerden biridir: ETH Teras. Oradan şehri seyretmeyi çok seviyorum… Sırtınızı Einstein’ın
bir zamanlar öğrencilik, peşinden hocalık yaptığı Politeknik’e verdiğinizde karşınızda
kararmış çatıların şehri Zürih ve Uetli Dağı (Ueliberg) durur…– Peki ya Ferdi ile
Feride’nin, araya onca zaman, onca yaş, onca farklı yaşantıları girmesine rağmen,
hem de hiç beklenilmeyen bir zamanda gerçekleşen bir buluşma ile birbirlerinden 
vaz geçememe duygularını, birleşebilme düşüncesinin kapanına kısılmalarını nasıl
anlamalıyız?İki şekilde okuyabilirim:Bir: Kötü; hatta iğrenç bir sahiplenme duygusu…
İki: Güzel; bitmeyen bir aşk öyküsü…– Bu yanıtınızı sanıyorum “okur” kimliğinizle
verdiniz; peki yazarken hangisi ağır basıyordu? Eleştiri ve dolayısıyla kızgınlık
mı; yoksa destekleme ve dolayısıyla sahiplenme / şefkat duygusu mu?Sevgili Barış,
bir edebiyat öğretmeni olarak sınavlarda da böyle zor sorular sormuyorsundur umarım…
Feride zor kadın (bu kez vurgulu bir gülümseme var Hasan Sever’in yüzünde…); sadece
bu kadarını söyleyeyim.– Eserlerinizde özellikle dikkatimi çeken noktalardan birisi
de, karakterlerinizi idealize etmek yerine, –hepimiz gibi– yaralı bereli haliyle,
eksiklikleri, hastalıklarıyla vermek istiyorsunuz.Çok şükür hepimizde var bir sakatlık…–
Peki ya Feride? Ferdi ile görüşmedikleri zaman diliminde onca parayı nasıl kazandığını
açık etmiyorsunuz okura? Sanki kendisine / hayata bir ihanette bulunmuş da, siz 
de bir yazar olarak romanınızı / okuru korumak ister gibi uzak durmuşsunuz gibi?
Bana açık edilmeyenden sizi nasıl haberdar edeyim? Bu mümkün değil (Gülüşmeler…).–
Şimdi size bazı kelimeler söylesem ve bu kelimelerin sizdeki ilk algısını paylaşmanızı
istesem?Dinliyorum.– Şiir?Nazım Hikmet…– Roman?Anna Karenina…– Aşk?Cemal Süreya…–
Sürgün?Yılmaz Güney…– Politika?Behiçe Boran…– Türkiye?Harita Güzeli…– Demokrasi?
Mümkündür (lakin vukua gelmez).– Kuş?Yuva…– Anne?Ülke…– Vicdan?Vicdan…Teşekkürler…
Şehrimizin diliyle yanıt vereyim: Bitte schön (Rica ederim).Söyleşi: Barış Özdemiredebiyathaber.
net (12 Mayıs 2017)Kaynak: [http://www.edebiyathaber.net/hasan-sever-yazabileceginiz-en-iyi-hikaye-cogunlukla-el-uzatma-mesafenizdedir/](http://www.edebiyathaber.net/hasan-sever-yazabileceginiz-en-iyi-hikaye-cogunlukla-el-uzatma-mesafenizdedir/)

## Yorumlar

### Yazan: SineMurat

- Bağlantı: https://hasansever.org/2020/07/12/yazabileceginiz-en-iyi-hikaye-cogunlukla-el-uzatma-mesafenizdedir/#comment-19
- Yayımlanma: 2020-08-16T14:42:12+02:00

Ne mutlu bana ki o terasta sevgili Hasan ile Zürih’i izleme fırsatı buldum. Romanın
hedefine ulaştı sevgili dostum.
