Umut – Siyah / Beyaz

1. Sahne

Umudu piyangoya yatıran Cabbar, kestirme bir çıkış aramaktadır; fakat o yol bir türlü yüzünü göstermez. Cabbar, yamalı şalvarı, filtresiz sigarası ve uzamış sakalıyla tam bir umutsuzluktur. Adana Garı önünde yolcu beklerken, çakma bir kahvede gazet okuyan birine yanaşır. Cebinde, itinayla sakladığı “milli” piyango bileti vardır. Bileti çıkarır ve:

“Şu bilete bakıver.”

“Yok bişey ağam.”
“Amorti de yok mu?”

“Amorti de mi yok?” diye sorulsa ne olurdu? Gramere uyar ama hayatın diline uymazdı. Cabbar’ın sorusu “amorti”nin varlık yokluğuna değil; “varlık-yokluk”un tam kendisine dair. “Yok mu?” kendinden önceki her şeyi yok eder, “Amorti de mi?” diye sorulsa zımni olarak başka bir şeylerin var olduğu dile getirilmiş olunurdu. Fakat elde var “yok.”

Burada bitmez. Cabbar, “yok”u, bir de kendi kontrol etmek ister. Okuma yazması yoktur. Bilet devlet malıdır; ve devlet malı, ferman da dahil, atılmaz; dürülüp cebe konur. Öyle ya, devletin ne yapacağı belli mi olur; bugün yok der, yarın listeler yeniden tanzim edilir.

2. Sahne

Adana tren garına giren ekspres, birkaç koltuk hariç, gara fakirlik indirir. (Demincek, “birikmiş paranızın teminatı” Sümerbank, reklam panosunun dibine işemiş) Cabbar, kemikten müteşekkil atı ve yırtık döşemeli arabasıyla, yolcularını bekliyordur. At arabalarının dönemi bitmek üzeredir. Orhan Kemal’in, romanlarında sıkça geçen “kadillak”lar yolların ve yolcuların gözdeleridirler. Herkes yolcusunu alır, geride Cabbar kalır. Tam umudunu kesmiş, arabası boş dönecekken, gardan bir aile çıkar. Kamera, Cabbar’ın gözünden gar önünü gösterdiğinde, ortaya uçsuz bucaksız Anadolu bozkırı çıkar. Anadolu bozkırının diğer ucunda fakirlik, bu ucunda yine fakirlik vardır. ( Aynı çaresiz sonsuzluk, atın leşinin atıldığı sahnede de karşımıza çıkar. Umut, bozkırın ortasında ölmüş bir attır). İki fakirlik pazarlığa tutuşur.

“Götürelim hemşehrim.”
“Papazın bahçesine kaça götürürsün gardaş.”
“Üç liranızı alırım”
“Çok para.”
“Peki sen ne verirsin hemşerim?”
“Yetmişbeş kuruş.”

İki fakirlikten bir zenginlik çıkmaz; matematiği kesin. Ve biz biliriz ki, değil yetmişbeş, Cabbar elli kuruş da deseydi, o aile arabaya binmeyecekti. (Çünkü hiç durmadılar.) Nedir üçle yetmişbeş arasındaki hesap; en kabasıyla iki lira 25 kuruş; edebi olanıysa, Anadolu halkı, üç liralık yola, bütün gururuyla yetmişbeş kuruş (verecek değil) diyecek durumdadır. Burjuva iktisadında geçmez ama bu, çeyrek fakirliktir…

3. Sahne

Belediye, at arabalarını kaldırma kararı almıştır. At arbacıları karara itiraz içindedirler ve nümayiş yapacaklardır. Cabbar, atı öl(dürül)müş, dirliği elinden alınmış halde ortalıkta sefil sefil dolanmaktadır. İşte tam bu anda, elinde bayrakla çıka gelir. Benim bilebildiğim, bayrağa yapılmış en iyi göndermelerden biridir. Hiçbir şeyiniz yoksa, elinize bayrak verirler ve ona saygıda kusur etmemenizi isterler.

“Sen yürüyüşe katılmıyon mu Cabbar?”
“Benim arabam yok emmi. Arabamı ve attımı sattılar. Ben de bu bayrakla katılıyom.”

Bayrak yürüyüşe katılır; Cabbar ve Hamal Hasan, definenin peşine düşer.

4. Sahne

Tuncel Kurtiz, ODTÜ Tiyatro Şenliği vesilesiyle davet edildiği ODTÜ’de (yılını tam hatırlamıyorum ama 91-93 arası bir tarihti), Mimarlık Amfisi önündeki gayrı resmi bir sohbette, Umut’un kimi yönleriyle sette yaratıldığını söyledi. Kendisinin canlandırdığı, hamal Hasan tipi, başlarda üçkağıtçı ve Cabbar’ın eşine sarkıntılık yapacak biriyken, zamanla toplu kaderin içinde eriyip son halini almışmış.

Cabbar, Hüseyin Hoca ve Hamal Hasan aynı insanın farklı yüzleridir. Ya Hamal’sın, hazine düşlersin; ya Hoca’sın, cennet muştulanır; ya Cabbar’sın, piyango gözlersin. Hepsi aynı matemetiğe çıkar; hayatla çarpımları sıfırdır…

Hasan Sever

Zürih, 17 Eylül 2011