Korsan Marcos

Altıncı Bölüm

Uyanmak

“Subcomandante, Subcomandante … iyi misin?”

Yaprakların arasından ışık değil ses düşüyor yüzüme. Birileri durmadan “Subcomandante” deyip duruyor; belki siz de duymuşsunuzdur. Oysa şuracığa iki dakikalığına uzanıvermişti. Evet hepi topu iki dakikalığına. Ama işte … olmuyor. Rahat uyku, bugünün değil dünün marifetidir. Dün mü? Dünümüz yok ki! Bakın yine aynı ses:

“Subcomandante, Subcomandante … açın gözlerinizi?”

Hayır! Uyku güzel. Hem çok güze insanlar tanıdım. Çok da güzel bir insan oldum: Korsan Marcos! Kim ki acaba? Uzak bir ülke, uzak bir deniz …

Lisedeydim sanırım. Babam bir gün elinde bir şiir kitabıyla eve geldi. Bizim eve mısır unundan sonra giren en çok şey kitaptı. O zaman ne bulsam okuyup tüketiyordum (“tüketiyordum”u bilerek kullandım. Belki sonra açıklarım). Kitabı, elinde büyük boy İsviçre çikolatası sallar gibi sallayıp, evet ağzım sulanmıştı, bilin bakalım bu kitap nereden? diye sordu. Bakın yine aynı ses …

“Subcomandante, Subcomandante … hadi ama!”

Uyanmamı mı yoksa hikayemi anlatmamı mı istersiniz? Biliyorduuum … Gülümsediğimi fark ettiniz değil mi? Anlaştık. Rüyayı biraz daha uzatıverelim. Dediğim gibi, babamın elindeki kitabı elime almayı, kapaklarını okşamayı, bir çocuğun çikolatayı ağzına atmak istemesi kadar çok istiyordum. Babamsa, annemi, beni ve küçük kardeşimi karşısına almış elindeki kitabın tadını çıkarıyordu. “Tamam, biliyorum, ülkesini bilmeniz zor. Kıtasını söyleyin yeter?” Üçümüz de yeterince zekiydik. Kıtasını sorduğuna göre, kitap okyanusların ötesinden geliyor olmalıydı. “Afrika” dedi annem. Hemen peşinden “Avustralya” dedi küçük kardeşim. Avustralya kıtasını o kadar geç keşfetmişti ki, her gizemli şeyin oradan geldiğine inanıyordu. Asya, benim payıma düşmüştü. Babam bana bakıyordu. İki elimi iki yanıma açıp “Geriye Asya kaldı” dedim. Babam, elindeki çikolatayı pardon kitabı bana uzatım, “Evet, Asya” dedi. Zorunluluktan kazanmıştım! Tıpkı şimdiki durumum gibi

“Subcomandante, Subcomandante … korkutuyorsunuz bizi! Hadi artık uyanın?”

Kitap elimdeydi. Bakın o günkü gibi heyecanlandım. Avuçlarımı görüyorsunuz değil mi? Terliler evet. Neyse, Kitap, Asyalı şair Nazım Hikmet’indi: Bozkırlar, hapisler, şehirler, köylüler, işçiler ama ille de kadınlar … Çok şey yazmıştı şair. O şiirlerden birini rüyada okuduk, okumuşsunuzdur zaten. Galiba bu rüyayı o kitaba borçluyum. Yoksa şurada iki dakikalığına uzandığım ağaç gölgesinden nasıl te Akdeniz’e uzanıverirdim.

“Subcomandante, Subcomandante … lütfen. Bakın ateşiniz de düşmüş.”

Peki. Kalkıyorum artık.

Açıyorum gözlerimi. Tepemde doktor yoldaş. Gözleri mavi. Bir yerde okumuştum. Kitaba eğilmiş kadının gözlerini, “iki çift Akdeniz” gibi tarif etmişti muharrir. Muharrir mi? Rüyadan kalma dil alışkanlığı olsa gerek.

“Yoldaş ne oldu? Niye uyandırdın beni?”

“Subcomandante, hayatınızda uyumadığınız kadar uyudunuz zaten?”

“Öyle mi? İki dakikacık uzanıvermişim gibi oysa.”

“Olur mu! Bir gün bir gece oldu. Ateşinizi zorla düşürdük. Orman virüsü kaptınız sanırım.”

“Yoldaş, isteğim tuhaf gelebilir, düşmüş ateşime sayarsın, çantasında Nazım Hikmet olanımız var mı acaba?”

“Var. Bende ver. Hatırlar mısınız siz hediye etmiştiniz? Hatta hikayesini de anlattmıştınız. Bir gün babanız …”

Hasan Sever

Zürih, 18 Eylül 2015

-Son-