Nar Kırmızısı Bir Gurbet: Mardin

Asfalt düz, siyah ve pürüzsüzdü Malatya’da.

Malatya seyyar satıcı tablasında kesme bir üzüm salkımıydı. Sonbahar ve okul mevsimiydi. Kamyonlar dolmuştu yollara. Ülkemin göçebe insanları artık kamyon sırtındaydılar. Bir hüzün akıp gidiyordu yollarda. Yollarda bilmem kaçıncı ordudan bir konvoy… Ağır, mağrur, “memleketin tek sahibi benim” vitesinde yol alıyordu. Geçmek olmaz; ardın sıra gitmek ve belki de durmak mevsimiydi. Boydan boya bir asker yeşiliydi coğrafyam. Yollardaydık.

Artık vardığı yerde devam edecek bir masaldı hayatımız. Atılan bir zarın bilmem kaç kaç gelmesine bağlı… Fırat nehri henüz karma karışık, bulanık bir su kütlesinden ibaret ve şoför hikayelerinde korkunç, kamyon yutan bir azrail koluydu. Yollar ille de yollar. Ne kadar düz… Çocuk oyunlarında bir cennet, çocuk hayallerinde bir ulaşılmazdı. Bakarak ve için için akarak orta şerit beyazlığına, Kömürhan Köprüsü’nde günahlarımızı tartıyorduk. Fırat, vadinin göğsüne gömülmüş toprak renginde akıyordu.

Ülkemin Kürt coğrafyasında bir kılamdık artık. Toprağın, ağacın, kurdun kuşun şifreli konuştuğu yerlerdi buralar.

Diyarbakır’ın henüz Amed, Amed’in henüz başkent olmadan önceki zamanlarıydı. Bir kaval sesi ve Amedo’nun hüzünlü ezgileri doluşmuştu şoför mahallimize. Şimdi biliyorum bunu. Bunu ve kendi hüznüyle yoğrulmuş hikayemizi. 

Kaderimiz memleketin ahval ve şeraitinden ne kadar farklı olabilirdi ki. Henüz burjuva iktisat kitaplarından habersiz ama Keynes havasında çarpan etkisindeydik.

Bir kurşun atılıyordu Nurhaklar’ın tepesinden, şehirde sokağa çıkma yasağı ilan ediliyordu. Sokaklara, yollara ve olmayan otobanlara çıkanlar kefenlerini boyunlarına saranlardı. Yani hepimiz şofördük ford kamyonların maşallah yazan döşemelerinin üzerinde. Yolcuyduk, yolsuzduk kendi kentlerimizde.

Bir Arap ve Kürt havasıydı Diyarbakır-Mardin arası. Tepelerin çıplak, tarlaların sonsuz ve sıcağın sonbaharda bile devlet kızgınlığında olduğu yerlerdeydik. Kamyonun üstünde bir ev hali. Toplasan bir oda dahi etmez yılların emeği. Arkada bırakılmış kocaman bir yaşam… 

Annem duyarlılığında bir acı saplanıyordu insanın bedenine. Nar ağaçlarından suyunu almış, nar kırmızısında, çıkmaz bir lekeydi gurbet.

Florasan lamba, tır garajı, Tuncelili tek görevlisi, Kırşehirli meteoroloji memuru ve “ekmağın içi”ydi hayatımız. Ağanın oğlu atla geliyordu okula. Tek caddeden müteşekkil, erimiş dondurma ve kırık leblebiydi Mardin. Mardin, Kürtçe’nin dahi gariban kaldığı, eşeklerin büyük bir maharetle merdiven tırmandığı ve çöpçülerin teneke teneke çöp topladığı bir eski zaman bajar’ıydı. 

Ve en büyük düzlüklerde en büyük karargah binaları… Tepesinde, dökülen etlerin ayak dibinde birikmesi misali harabe bir kale. Yeşilin insandan ve topraktan bütün coşkusuyla kaçtığı taştan bir cennet maketi. Şimdi hüzünler mevsiminde oynanan tek kale bir futbol maçı gibi geliyor bana; hem koruduğum hem de gol olmak istediğin bir kale. 

Kara lastik modernliğinde beden eğitimi ve kuru ekmek servisiyle bir kantin binası Cmhuriyet Ortaokulu. Mardin’de Cumhuriyet, stada bakan pencereleri ve sanki başka bir gezegenden gelmiş Ankaralı Fransızca öğretmeniyle, Türk ve herkese malum bir kral çıplak hikayesiydi. Mardin ama, benim dahi değildi…

Cemil vardı… “Kayalıkta bir kuş var” diyordu boyuna. Kayalıkta bir kuş var / Kanadında gümüş var…

Gümüşün kuşun kanadında ne işi var yaşlarındaydım. Mardin Ankara arası Martur’dan öte hiçbir şeydi. Tugay, Kızıltepe ve Kızıltepe ovası. Daha ötesi coğrafya atlasımda yoktu. Hem Ankara dediğin hangi kola düşerse düşsün yatılı okul kokuyordu. Yatılı okullarda, yatıya bırakılmış çocuklar değil, ellerinde bilmem hangi tarikatın kitap dizileriyle beyin avına çıkmış sipsivri, suratsız belleticiler kalırdı.

Bir de gurbet treni vardı. İbo’nun sadece arabeskçi olduğu zamanlardı. Bir tren vardı gurbetten dönmeyen. “Artık sabrım kalmadı / Dön gel gurbet treni /Sevgilimden bir haber / Al gel gurbet treni.” Dön geeel, havasında upuzun bir isyanla bitiyordu. Oysa isyan katiyetle yasaktı. Yasaklayanların başında Netekim Paşa vardı. O, elde Kur’an memleketi dolaşıp, “Beşikten mezara kadar eğitim” diye bağırıyordu. Ve sonradan öğrendim ki aynı zamanlarda Ankara Mamak’ta kitapları yakıyormuş.

Çok sonraları öğrendim trenin hikayesini. O da diğer dönmeyenler gibi komünist kızıllığına kurban gitmişti.

Memleketin ileri gelenleri bir olmuş, cümle cihanı olmasa da Anadolu platosunu kızıllardan temizlemişlerdi. Ve işte tren de o arada göz altında kaybolmuştu. Ford amcanın kırmızı, mavi, beyaz, sarı kısacası her renkteki tekerlekli tenekeleri doluşmuştu memlekete. İşte onlardan birinin sırtında, bir yaz sabahı, Mardin’den çıkıyorduk. Arkamızda en yakışıklı üniformalımızı bırakarak…

Hasan Sever

Zürih, 10 Şubat 2007

Fotoğraf: Mam Hasan (Sever) – Kalender Sever (en yakışıklı üniformalımız),

Mardin Kalesi 1984