Ayrılık mesafesi nasıl ölçülür yahut okyanus mu iki şehrin arası?*

Kaç zamandır her dinleyişimde, içimde bir parça muzırlıkla birlikte, Londra’da, Thames’a bakan köhne bir çatı katında, New York’taki sevgilisini düşleyen İngiliz’in, bestesi Talet Er’e, Güftesi Nadide Gülpınar’a ait, Kürdi makamındaki “İlkbahara bekle beni demiştin” şarkısını mırıldandığını düşünürüm…

Avrupa’yı 1347-1351 tarihleri arasında pençesine alan Kara Ölüm (Veba), Güney Asya’dan başlamış ve bir iddiaya göre Cengiz Han’ın dünyayı fetheden “Kılcal ordu damarları” sayesinde dünyaya yayılmıştı. Kara Ölüm, Kıta Avrupası’ndan, azıcık büyükçe bir “Bosporus”la ayrılan İngiltere’nin batı kıyılarına ulaştığında son durağına gelmişti. Atlas Okyanusu, Orta Çağ’da kale önlerine kurulan su kanalları misali, Amerika Kıtası’nı vebadan sakınmıştı. Bir bağlantı yapmak pek tabii bilim sınırlarını zorlamak olur ama, kelimelerin kederiyle iş gören bizlerin çok tasası değildir: Bozkır İmparatorluğu kuran Cengiz Han’ın okyanus kıyısında durması misali, dünyanın başına veba ettiği belası da su kıyısında durmuştu.

Veba’nın durduğu yerden ayrılık başladı…

Bozkır insanının öfkesi su kıyısında biter, diye bir söz var mıdır bilmem; fakat ayrılığı oradan başlar (kendimden) biliyorum. 

Kaç zamandır her dinleyişimde, içimde bir parça muzırlıkla birlikte, Londra’da, Thames’a bakan köhne bir çatı katında, (belki aynı binanın bodrum katında Scherlock afyona (opium) yatmıştı) New York’taki sevgilisini düşleyen İngiliz’in, bestesi Talet Er’e, Güftesi Nadide Gülpınar’a ait, Kürdi makamındaki “İlkbahara bekle beni demiştin” şarkısını mırıldandığını düşünürüm. Öyle ya, azıcık ödeşmiş oluruz.

Ben böyle düşünedurayım, bunun aslında yıllar evvelinden söylendiğini; üstelik söyleyenin de söylenenin de çok meşhur olduğunu ancak idrak edebildim.

Sting, “Englishman in New York”un sözlerine, “I don’t drink coffee i take tea my dear” tarzı, ilk seferde, çay-kahve muhabbeti gibi algılanabilecek bir hafiflikle başlasa da, arka planda anlattığı, “bizim şarkının” “kadın-erkek” düzlüğünden daha çapraz bir “hikayedir.” Fakat bu yazıya konu olan şey, ilişki çaprazlığından ziyada, bir Londralı’nın kendisini New York’ta “Alien” (yaban/el) görme durumudur. Acaba, su, sadece bozkır insanının değil, sulak insanın da mı ayrılık çizgisidir?

Bilmiyorum…

İngiliz’i New York’ta; Ankaralı’yı Mersin’de bırakıp sözü, tarihi yapan (ve çoğunlukla yıkan) insanın geldiği yerden bu kadar uzaklaşmış olmasına getirmek istiyorum. Dünyaya ne ara bu kadar ayrılık ve acı doldurduğumuz sorusu, fizikçilerin değil; yine biz kelime işçilerinin mesaisi olarak kalacak gibi duruyor. Yüksüneceğimizi sanmıyorum; ve hatta iki parça tahta salın üzerinde okyanus aşan insanın bunu yine aşabileceğini düşünüyorum. Yeter ki şarkıda dile getirildiği gibi, “bir öpüşten, dokunuştan ne çıkar” demeyi ihmal etmeyelim; çünkü biz, denizden çekip çıkardığımız hayatı, bozkırda ancak bu şekilde yeşertebildik. Kaldı ki, o öpüş ve dokunuşlar sayesindedir ki, Cengiz’i, Veba’yı ve iki dünya savaşını atlatabildik. Şiir, Paul Eluard’ın:

kapılar tutulmuş neylersin
neylersin içerde kalmışız
yollar kesilmiş
şehir yenilmiş neylersin
açlıktır başlamış neylersin
elde silah kalmamış neylersin
karanlık bastırmış
sevişmezsin de neylersin”

Karartma, Paul Eluard; Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu

Son söz olarak, en uzun ayrılık taş çatlasa bir öpüş mesafesidir, diyor gözlerinizden öpüyorum yoldaşlar; umudu elden bırakmıyoruz…

Hasan Sever

Zürich, 15 Aralık 2013

Fotoğraf: Dr. Doğu Sever


* İlkbahara bekle beni demiştin

İlkbahara bekle beni demiştin
Hiç mi orda kış baharı bulmuyor
Düşlerin mi yoksa sen mi değiştin
Ayrılıktan aşka sıra gelmiyor

Okyanus mu iki şehrin arası
Kaç saatlik yol ki şunun şurası
O verdiğin ümitlerin süresi
Her nedense bitmek nedir bilmiyor

Gün kavuştu ikindiye vakit dar
Bir öpüşten dokunuştan ne çıkar
Güzelliğin aşkım kadar aşikâr
Mazeretin bu gerçeği silmiyor

Güfte: Nâdide GÜLPINAR

Beste: Talât ER