“17 Eylül 2021 Cuma günü “Literaturhaus Zürich” tarafından İsviçre’nin Zürih kentinde organize edilen ve konuşmacı olarak davetli olduğum “İsviçre’de Beşinci Dilde Edebiyat” adlı sempozyumda yazarlık serüvenimi ve “başka bir dilde” yazmaya dair deneyimlerimi paylaştığım sunumumun tam metni.

Sürgün demek dil demektir. Bunu en yakıcı hissedenlerden biri olarak bu sözü her hücremde hissettiğimi bu vesileyle yazmak isterim. Sürgün nihayetinde bir noktadan bir başka noktaya zorla aktarılmaktır. Ama insan yaşamı, bu fiziksel tanımlamanın soğukluğuna ve darlığına mahkum edilemeyecek raddede bir muhteşemlik içerdiğinden, sürgün için en son mesele fiziksel yer değiştirme olsa gerek; zira sürgün edilecek kerteye varmış bir bedenin, dünyanın herhangi bir parçasını bir diğer parçasına üstün tutması beklenemez.

Bazen çok şey anlatmak hiçbir şey anlat(a)mamak, hiçbir şey anlatmamak ise çok şey anlatmak olabiliyor. Bahse konu olan anlatım bilinerek yapıldığında bir noktaya kadar sanata, gerisi ise propaganda sınırlarına dahildir. Bilinir, II. Paylaşım Savaşı’nda en büyük propaganda aracı olarak sinema kullanılmıştır. Bu, televizyonun olmadığı bir zamanda son derece anlaşılır bir durumdur ve sinemanın kullanılmış olması da öyle büyük teorilere bağlanmayacak bir sadelik içerir: Birilerini veya kitleleri etkilemek istiyorsanız onlara fotoğraf ve o fotoğrafa ait mantıklı bir hikaye sunmalısınız; bu aynı zamanda gazete haberciliğinin de ana ilkesidir. Sinemaya gelince, en sade tanımıyla, saniyede 24 kare fotoğrafın beyaz perdeye aktarılmasından başka nedir ki!

Her iki gölü de yaşamışlığım var. Henüz lise talebesiyken kıyısına misafir olduğum Mogan Gölü, sazlık ve bataklıktan kenarına yaklaşılmaz haldeydi. Mogan Gölü’nün üstüne kurulmuş Ankara-Gölbaşı’nın pazarı kurulduğu gün, o pazarda kendimden geçerek dolaşır; incir, pekmez, pestil, peynir, zeytin tezgahlarını gezer; en çok da incirlerin büyüklüğü karşısında şaşardım. İşte o pazarın en değişmez ürünlerinden biri de balıktı. Mogan Gölü’nün Aynalı Sazan’ı, tablaya maşallah yazdırır ama sofrada lezzetsizdi; mil kokardı.

Anadolu’nun, haritadan ve devletten uzak bir Alevi köyünde dünyaya gelirseniz, tanrıdan azat büyürsünüz. Bu, sahip olup olabileceğiniz tek ve en büyük mükafattır. Ortaokul iki öğrencisi olarak, 12 Eylül’ün dört adım ötesinde ve Ankara Sıhhiye’de bu soruyu sormanız büyük bir düşünür olacağınıza delaletten çok, sistemin firesi olduğunuza işarettir.

Takdim

Merak ediyorum, acaba hangi cümleyle işe başlamıştır? Derimin rengini sevmiyorum ya da derim biraz daha açık renkli olsun mu demiştir? Ya da, kestirmeden, ben beyaz adamdan da beyaz olmak istiyorum mu demiştir? Doğrusu, aklımı ve fantezi dünyamı zorlamama rağmen o anları, ilk sahneyi yani, bir türlü kuramıyorum beynimde.