Her iki taraf da envanterinde yer almayan bir demirbaşla tartışmayı sürdürüyor: Fikir Özgürlüğü. Bilinir ki din formatında hüküm süren ideolojilerde özgürlükler sınırlı ve sayılıdır. Ve hatta bu sınır kadınlar için çok daha sınırlı ve sayılıdır. Bu yüzdendir ki gruplar, minare gölgesi, davul tozu kıvamında bir tartışma sürdürüyorlar.

Suya atılan taşın yarattığı dalgaların kıyıya yaklaşırken yayılıp büyümesi misali, Minare-yasağı tartışmasının yarattığı dalgalar da kıyılarımıza yaklaştıkça çap büyütmeye devam ediyorlar. Dalgalar vurdukları her kıyıdan farkı bir ses çıkartıyor. Bu sesin tınısında dalgaların şiddeti kadar kıyıların şekli ve konumu da önemli bir rol oynuyor. Sol-İslam kesim bu bir özgürlük kısıtlamasıdır derken, sağ-Hıristiyan kesim bu bir demokrasi örneğidir dedi. Mesele bir demokrasi tezahürü mü yoksa yasaklama eylemi mi?

Bir fotoğrafın fotoğrafı…

Ne çok etkiye açık yaşıyoruz. Cümle bedenimiz, gün yirmi dört saat çalışan bir teleskoba benziyor. En çok gözlerimizi kullandığımızı düşünüyoruz ya; değil, en az onları kullanıyoruz. Gözler, daha ziyade algılarımızı sıradanlaştırmaya yarıyor. Belki de bu, bir yaşam stratejisi. Öyle ya, baktığımız her şeyi görecek olsaydık helak olurduk.

Kaç zamandır her dinleyişimde, içimde bir parça muzırlıkla birlikte, Londra’da, Thames’a bakan köhne bir çatı katında, New York’taki sevgilisini düşleyen İngiliz’in, bestesi Talet Er’e, Güftesi Nadide Gülpınar’a ait, Kürdi makamındaki “İlkbahara bekle beni demiştin” şarkısını mırıldandığını düşünürüm…

Bir şeyler oldu; hava duruldu, bulutlar uzak köşelere çekildi. Cızırtıyla çeken radyomuz tek sesli, tek nefesli birinin eline geçti. Babam, bu birini çok sevmişti. Pil bitecek diye türkülerden kısan kişi, bu adamın her programını hem de köşe bucak dinler oldu. Sanki piller bedavaya gelmişti. Sadece babam değil, bütün büyükler cümbür cemaat bu adamı dinliyordu.