Özgürlük esaretle aynı madalyonu mu paylaşır? Havaya atılan bir para, özgür gelmezse esaret mi gelmiş olur? Her iki soruya da net bir yanıtım yok. Yalnız, bildiğim bir şey var; bu işin, yani özgürlük-esaret seçiminin, kumarı olmaz. “Ballı” zenginlik olur, “deliksiz” üç sayı atılır ama “haybeden” özgürlük olmaz; en azından şimdiye kadar olmadı.

Her gün kendi ellerimizle alıp götürüyoruz. Ofislerin, üretim atölyelerinin, inşaat sahalarının insan sıcaklığından uzak köşelerine, henüz açılmamış göz ve zihinlerimizle bırakıveriyoruz. Kah klavyeye değen parmak uçlarımızdan, kah metali kavrayan avuç içimizden, kah cümle olup dil ucundan sonsuz bir deryaya akıyoruz. Hayatımızı kazanmak için hayatımızı tüketiyor olmamız ne kadar da ironik.

“Ördek gelir su başını göl eder”

       Afyon Türküsü

Bu yazı, bir sene boyunca beynimin yazı ambarında bekletilmiş ve herhangi bir yazım kaidesine bağlı kalınmadan klavyeye aktarılmış bir monologdur. Ve bu yazı aynı zamanda, Türkiye’den yayın yapan NTV adlı televizyon kanalının “Yeşil Ekran” programının beynimde yarattığı düşünsel dalgalanmaların ve bu dalgaları absorbe etme çabalarım sırasında yaptığım iç konuşmalarımın bir özetidir. Paragraflar arası bağlantıların bir kısmının paragrafların oluşum anında vücuda geldiğini ve sonrasında kelimelerin içinde eridiğini  düşünüyorum, dolayısıyla, yazıda, bütün bağlantıların mevcut olduğunu iddia edemeyeceğim…

Kaynağını unuttum ve tüm çabalarıma rağmen (henüz) bulamadım. Bir kapitalistin kar karşısında nasıl davranacağını belirten bir tespitti ve şöyle sonlanıyordu “… Bir kapitalist, yüzde üç yüz kar gördüğü yerde, ipe gideceğini de bilse yatırım yapar.” ABD’nin Irak’a girmesiyle meydana gelen ve hala devam eden kaos ortamına rağmen firmaların ihale kapmak için verdikleri canhıraş çaba, hakeza Afganistan’da meydana gelen kaçırma eylemlerine rağmen orada iş yapma dürtüsü ve nihayetinde Aden Körfezi’ndeki “güvenlik” zafiyetine rağmen devam eden mal sevkıyatı bu tespitin güncel örnekleri olarak karşımızda duruyor.. Bütün bunlar bir kez daha gösteriyor ki asl’olan  insan yaşamı değil yatırım karlılığıdır.

Şaka da olsa, ki her şakanın en az yarısı ciddidir denir, isimlendirmeye itirazım var. (Avrupalı entelektüelin kilise eleştirisi, benim cami eleştirimden daha köklü olduğundan, düşünsel devamlılığı da benimki kadar kopuk değildir. Onun eleştirel duruşu düşünsel devamlılığını, benim eleştirel duruşum düşünsel kopukluğumu tetikliyor.)

“Ekmek yedim, su içtim ben nasıl yadsıyayım” 

Hasan Hüseyin Korkmazgil

Günlük tartışmalarımın kapitalizmle ilgili olanları sonrasında hep şu duyguya kapılırım: “Yine havanda su dövdüm” Gerçekten de, bu tartışmaların sonrasında, üstüme başıma sinmiş bir aptallıkla kirlenmiş bulurum kendimi. Bütün enerjimin vücudumdan boşaldığı, özellikle kollarımın tonlarca ağırlıkta olduğu hissine kapılırım. Yaprak kıpırdamaz içimde.  Tartışmanın içindeyken göremediğim ve dillendiremediğim yüzlerce argüman üşüşür kafama ve ben hep, söylediklerimin çok çok yetersiz kaldığı duygusuyla baş başa kalırım. Aynı duyguyu başka hiçbir tartışma sonrasında yaşadığımı hatırlamıyorum (İnanan biriyle tanrının varlık-yokluğunu tartışmamayı ortaokul yıllarımdan beri ilke edinmişliğim bir tarafa tabii)

Efsane yoktur, ona inananlar vardır; diye yazsam, çok mu kırıcı olurum!

Türkiye futbol tarihinin, belki de, en insani demecini vermiş futbolcu, şampiyon takımdan uzaklaştırılınca kimsenin sesi çıkmadı ve ses çıkaranların da çarkın gücüne gücü yetmedi ya, işte orda kırıldık. Şimdi bakıp futbol sahalarına, bunca saçmalığın nereden türediğini düşünüyoruz. Yanıtı basit aslında: Hepimizden. Futbolu seven sevmeyen herkesin tuzu var bu çorbada. Yaşanan ortak bir hayat varsa çünkü, bu hepimizin yazdığı bir hikayedir.