1960’lı yılların ikinci yarısından ‘70’li yılların ortasına kadar sürmüş bir furyadan arta kalan iki kelime: “Hepsini Öldürün!” Sinema yönetmeni, seyircisine karşı o denli büyük bir güvensizlik içindedir ki, ona “doğru”yu göstermek için neredeyse sinema perdesinden fırlayıp, salonun ortasında bas bas bağırır: “Ulan sayın seyirci bak bu kötü, hem de çok çok kötü, anlıyorsun değil mi?”.

Bazen çok şey anlatmak hiçbir şey anlat(a)mamak, hiçbir şey anlatmamak ise çok şey anlatmak olabiliyor. Bahse konu olan anlatım bilinerek yapıldığında bir noktaya kadar sanata, gerisi ise propaganda sınırlarına dahildir. Bilinir, II. Paylaşım Savaşı’nda en büyük propaganda aracı olarak sinema kullanılmıştır. Bu, televizyonun olmadığı bir zamanda son derece anlaşılır bir durumdur ve sinemanın kullanılmış olması da öyle büyük teorilere bağlanmayacak bir sadelik içerir: Birilerini veya kitleleri etkilemek istiyorsanız onlara fotoğraf ve o fotoğrafa ait mantıklı bir hikaye sunmalısınız; bu aynı zamanda gazete haberciliğinin de ana ilkesidir. Sinemaya gelince, en sade tanımıyla, saniyede 24 kare fotoğrafın beyaz perdeye aktarılmasından başka nedir ki!

Sevgili Amcam, 

Sana bu sefer, her seyrettiğimde seni hatırladığım, seni her özlediğimde izlediğim bir filmden bahsedeceğim. Filmin adı Dersu Uzala. Çok uzaktan bir hikaye. O kadar uzak ki, dünyanın yuvarlağına el uzatsan, hikayeye parmakların değer; o kadar yakın yani.

“Bulutlar; yas tutan bir kadın yığını gibi.”

Dışarıdan baktığınızda yaprak kıpırdamaz, rüzgar esmez, toz burgulanmaz ya bir köy yaşar; hem de tahmin edemeyeceğiniz bir hareketlilikle. “Rüzgâr Bizi Sürükleyecek” fimininde aldığım ilk izlenim yönetmenin “köyü” “köy hayatını” tanıdığı oldu. Yıllar evvel seyrettiğim, Zülfü Livaneli’nin “Yer Demir Gök Bakır” filmi “öldüren durağanlık”la maluldü; bu vesileyle notumu düşmüş olayım. Ankara’da hangi sinema salonunda izlediğimi hatırlamıyorum ama yönetmenin köy hayatını bilmediğini hiç unutmadım. Hayatımda seyrettiğim ve unutmadığım ender kötü filmlerden biridir.