“Bozkır, ilk bakışta her şeyin bittiği yer gibi görünür; oysa gerçekte her şeyin, bir tohumun çatlayıp toprağa tutunma inadıyla başladığı yerdir. Benim dünyamda bozkır, sadece sarı bir ot denizi veya uçsuz bucaksız bir düzlük değil; insanın kendi içindeki o kadim sessizliği bulduğu, köklerini derinlere saldığı kutsal bir mekandır. Rüzgarın sesinde geçmişin yankısını, toprağın çatlağında bir insanın yüzündeki çizgileri okumayı öğrenmek; işte bozkırda yazmak budur.
O coğrafyanın inadı, insanının sabrıyla birleşir. Poyraz’ın estiği o uçsuz düzlüklerde, insanın kendine dair neyi varsa, çıplak bir hakikatle yüzleşir. Ben bozkırı yazarken sadece bir mekanı anlatmıyorum; zamanın dışına çıkmış, insana dair en saf, en sarsıcı ve en dürüst hikayelerin mayalandığı o engin coğrafyayı bir edebi liman olarak görüyorum. Çünkü bozkır, en çok sustuğumuz yerde en derin hikayelerimizi anlatan tek aynadır.”