Bozkırın Ruhu

“Bozkır, ilk bakışta her şeyin bittiği yer gibi görünür; oysa gerçekte her şeyin, bir tohumun çatlayıp toprağa tutunma inadıyla başladığı yerdir. Benim dünyamda bozkır, sadece sarı bir ot denizi veya uçsuz bucaksız bir düzlük değil; insanın kendi içindeki o kadim sessizliği bulduğu, köklerini derinlere saldığı kutsal bir mekandır. Rüzgarın sesinde geçmişin yankısını, toprağın çatlağında bir insanın yüzündeki çizgileri okumayı öğrenmek; işte bozkırda yazmak budur. O coğrafyanın inadı, insanının sabrıyla birleşir. Poyraz’ın estiği o uçsuz düzlüklerde, insanın kendine dair neyi varsa, çıplak bir hakikatle yüzleşir. Ben bozkırı yazarken sadece bir mekanı anlatmıyorum; zamanın dışına çıkmış, insana dair en saf, en sarsıcı ve en dürüst hikayelerin mayalandığı o engin coğrafyayı bir edebi liman olarak görüyorum. Çünkü bozkır, en çok sustuğumuz yerde en derin hikayelerimizi anlatan tek aynadır.”
Sokakların Hafızası: İnsan, Hikaye ve Zaman

“Sokaklar, benim için sadece yürünüp geçilen yollar değil; üzerine binlerce insanın ayak iziyle yazılmış, her köşesi ayrı bir hikaye barındıran devasa birer açık hava kütüphanesidir. İnsanları izlemeyi seviyorum; bir kafenin camından sokağa bakan birinin gözlerindeki o saklı özlemi, aceleyle bir yere yetişmeye çalışan birinin telaşındaki yaşam sevincini veya köşedeki yaşlı adamın hafızasında biriktirdiği o yorgun ama bilge tebessümü… Yazarlık mesaim çoğu zaman bu sokaklarda başlar. Bir insanın yürüyüşündeki ritimde bir karakterin izini, bir çocuğun kahkahasında yarım kalmış bir hikayenin başlığını bulurum. Çünkü biliyorum ki edebiyat, insanın insana, insanın sokağa ve zamanın mekana değdiği o ince çizgide gizlidir. Ben sokaklarda yürürken aslında tarihin, belleğin ve her daim değişen bu hayatın izini sürüyorum; zira insana dair ne varsa, en saf haliyle o sokakların kalbinde saklı.”
Kahve, Kağıt ve Sessizlik

“Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan günüm, her zaman olduğu gibi kitabımın sayfaları arasında, henüz bitmemiş bir cümlenin telaşıyla açılıyor. Şehrin gürültüsünden biraz uzak, tanıdık bir kafenin o dingin köşesinde; önümde dumanı tüten sıcak bir kahve ve çantamda taşımaktan vazgeçemediğim not defterim… Burada, kitapların arasına sızan o hafif kahve kokusu, zihnimdeki kurguları somutlaştırırken karakterlerimle sessiz bir diyaloğa giriyorum. Etrafımdaki insanlar kendi hayatlarının öyküsünü yazarken, ben bir yazar olarak dünyayı seyrediyorum. Bir fincan kahve eşliğinde, bazen bir klasik kitabın altını çizdiğim bir cümle, bazen de zihnime düşen bir karakterin ayak sesleri… Benim için yazmak, bu sıradan anları kutsal bir ritüele dönüştürmek; her gün yeniden başlayan o uzun, edebi yolculuğun küçük ama vazgeçilmez bir durağı.”