HASAN SEVER

Birazcık Halil’den Birazcık da ‘İnsan Manzaraları’ / Eyüp Özveren

“Gökyüzü olmazsa hepimizin yüzü düşer.” –Hasan Sever (2015), Birazcık Halil, s. 91.   Kitaplar vardır, okuduktan sonra içinize işler. Bir süre tıkanır kalır, bir sonraki okuyacağınız kitaba geçemezsiniz. Bu süre zarfında, kimi kez kitabın konusu kafanızı kurcalar, ya kurgusunun dolambacında dolanır durursunuz, ya kişileri ete kemiğe bürünüp zihninize yerleşirler, ya da küçücük ayrıntıları, üzerine git gide büyüyen bir büyüteç tutulmuş gibi, koskoca olaylara baskın çıkar; her şey soluklaşıp silinirken geriye bir tek onlar kalır.

Gılgamış Destanı üç harf ötemizde yazıldı

Türkiye son 20 yılda en büyük sermayesini toprağa gömdü ve devasa binalar dikti. Peki yapılanlar ne kadar doğru? Yapılan binaların doğa ve çevreye etkileri neler? Bu soruları ODTÜ Ekonomi Topluluğu’nun kurucularından Yazar Hasan Sever’e sorduk. Sever; “Siz kentle öyle kafanıza göre oynayamazsınız. Kolektif hafızalardır kentler ve mukimleri gibi edebiyatçılar için de bu çok mühimdir.” diyor

Ankara’dan Zürih’e uzanan bir yazma hikâyesi: Hasan Sever

Hasan Sever

Edebiyat okurlarının Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Birazcık Halil” ve “Su Duydum” romanlarıyla tanıdığı Yazar Hasan Sever ile yaşamını, Ankara’yı, Zürih’i, göçmenliği, edebiyatı, yazmayı, kitaplarını ve satır aralarında saklı pek çok meseleyi, mesela özlemi ve direnmeyi konuştuk.

Bianet Röportaj – ÖS/HK

Hasan Sever’in ilk romanı “Birazcık Halil”, Ayrıntı Yayınları’ndan çıktı. Yıllar önce ülkesinden koparılmış ve ülke dışında yaşamaya zorlanmış. Sever “Malum, 1990’lı yıllar” diyor; “Devletin, önüne gelen her dosyaya gözü kapalı on veya on beş yıl ceza kestiği bir dönemdi.” 23 yaşında ayrıldığı Türkiye ve gurbette varolmayı yazmış. İlk romanı “birazcık kendisini” ama çokca 90’larda üniversitede olan kendi kuşağını anlatıyor. Yazarla, edebiyat geçmişini, romanını, karakterlerini ve geleceğe yönelik projelerini konuştuk. “Birazcık Halil”in çıkış noktası nedir? “Birazcık Halil” ilk romanım. Ancak yazdığım ilk edebi yaratı değil. Tam emin olmamakla birlikte, çıkış noktasını yazma tutkum olarak isimlendirebilirim. Çünkü uzun uzun planlanmış bir yaratı değil. Hatta planlanmış bile denemez. Anlık bir kararla ortaya çıktı. Tabii ki karakterleri yaratmamda yardımcı olan yaşanmışlığı ve envanterimdeki insan portrelerini verili kabul etmek şartıyla. Ne anlatıyor bize “Birazcık Halil”? Karakterler kimler? Almanya’da başlayıp, Türkiye’de (Ankara) pişen ve İsviçre’de (Zürih) sonlanan trajik (mi tam emin değilim) bir hikaye. 18 yaşında Almanya’daki babasının yanına giden, hayata orada başlaya(maya)n Halil’in öyküsünü anlatıyor. “Birimizin hikayesi hepimizin hikayesidir” sözünden yola çıkarsak, Halil üzerinden, bilhassa kendi kuşağımın diliyle ve gücümün yettiğince bizi anlatmaya gayret ettim. Karakterlerin ise çoğunu günlük hayatta temas halinde olduğum kişilerden ürettim. Hayatınızdan bir parça gibi “Birazcık Halil”… Romanın bir kısmında benden de parçalar var, ama mümkün mertebe kendimi dışında tutmaya çalıştım. Yine de en iyi bildiğimi/bilebildiğimi yazmaya gayret ettim. Dostlarıma kitabın ilk duyurusunu yaparken şöyle bir cümle kullanmıştım: “Ara ara bil(e)mediğim şeyler yazdım, fakat sizi temin ederim, hissetmediğim tek cümle, tek kelime yazmadım.” Edebiyata dönelim biraz da. Nedir sizin için edebiyat? Siyasetimin bugünkü formu edebiyat. Yazar dostum Murat Müfettişoğlu’nun çok güzel bir sözü var, onunla devam edeyim. “Edebiyat, batıda bir fısıltı, bizde çığlıktır.” Bu da benim çığlığım. Yaşadığımın kanıtı olan çığlık. Bizi sürgünlere, mahpuslara, ölümlere göndermeye kodlanmış sisteme karşı atılmış bir çığlık. Ne kadar zaman oldu bu çığlığa başlayalı? Edebiyatla orta okul yıllarından beri ilgiliyim. Her şeyden önce iyi bir okur olduğumu düşünüyorum, ki bence bu yazmanın ilk ve tek şartıdır. “Birazcık Halil”den önce yazıp, issuu.com gibi Web sitelerinde elektronik olarak paylaşıma sunduğum “Telefon Direkleri”, “Korsan Marcos” ve “Mendilimde Portakal” adlı çalışmalarım var. “Mendilimde Portakal”, Tolstoy’un “Anna Karenina” romanını yorumladığım bir çalışma. Kendi adıma edebiyata “yazar” olarak giriş yapmadan önce romanın büyük ustasına verdiğim bir selam. Hatta, abartı sayılmazsa bir çeşit “el alma” da diyebiliriz. Neden roman? Uzun öykü veya kısa öykü de olabilir miydi? Format konusunda sıkıntılı biriyim aslında. Son on yılım yazmakla geçti, ama yazdıklarıma “akademik” bir form vereyim demem son iki-üç yılda, o da kimi arkadaşların dürtmesiyle oldu. Öyküye gelince. Nesrin şiiridir öykü. Sağlam karar vermek icap eder. Örneğin, Ahmet Büke varken, pek yeşeremeyebilirsiniz. Ama bir hikaye gelip klavyeye öykü formatında oturursa, neden olmasın. Heybemde ilaç namına azıcık öykü de var. Roman dışında?.. Utangaç bir cümleyle başlayayım: Şiir de yazıyorum. Yine birikmiş portre, manzara, öykülerim; ayrıca yazımı ve grafik tasarımları tamamlanmış üç çocuk kitabı dosyam ve bütün çalışmalarımın içinde ayrı bir yere koyduğum biri tamamlanmış, diğeri de tamamlanmak üzere olan iki manzum çalışmam var. Günlük yazılara gelince, yaklaşık on yıldır yazdığım göz önüne alınırsa, epey yer tutar sanırım. Yine utangaç bir cümleyle de bitireyim: 1998 yılında kendi olanaklarımızla “evde yaptığımız” ve dost arkadaş çevremle paylaştığım, bende sadece bir nüshası kalan “Çevir Yüzümü Yaşama” adlı bir şiir kitabım var. Kitapçık da diyebiliriz. Edebi bir metin yazarken kendi hayatınızdan mı yola çıkıyorsunuz, gözlemlerden mi? 23 yaşında ülkemi terk etmek zorunda kaldım. Malum, 1990’lı yıllar. Devletin, önüne gelen her dosyaya gözü kapalı on veya on beş yıl ceza kestiği bir dönemdi. Sonrası tam bir “sürpriz paketi.” Türkiye sonrasında tanıdığım, temas ettiğim insanlarla, ülkemde kalsaydım üç beş hayatta zor karşılaşırdım. Evet, insana bir zenginlik katıyorlar, ama kör bıçak misali etinizden et alarak. Envanterimde çok portre var. Güzel insan, şair ceketli çocuğumuz Kazım Koyuncu’nun tabiriyle, ben de hayatı, bu insanları yazarak “yumuşatıyorum.” Peki ülke özlemi? Özlem değil, tutku diyelim ona. Özlem uzun vadede çürütücüdür. Tutku üretime daha meyilli sanki. Şu anda üzerinde çalıştığınız başka bir roman var mı? Evet var. İkinci romanı neredeyse yarıladım. Bir kadının, zaman olarak hepi topu iki gününü alan hikayesi. “Birazcık Halil”den farklı olarak daha mikro bir anlatı. Umarım altından kalkabilirim. Çünkü bir erkek olarak kadını anlatmanın, “azıcık” had bilmezlik olduğunu düşünüyorum, ki kadın kahramanım da aynısını düşünüyor. Gerçi yazarlık da az buçuk haddini bilmemektir. Yoksa “Birazcık Halil”de Halil’in dediği gibi: “Bilmek istediğimiz şeyi dondurmak, durdurmak zorundayız. Fakat biz durdurduk diye o durmuş mudur? Ve korkarım bir soruyla bitirmek/başlamak zorundayım: Bildiğimiz, tecrübe ettiğimiz hangi şey, gerçekte o şeyin kendisi olmuştur?” Ne zaman okuyabileceğiz? Önce “Birazcık Halil”in tadını çıkaralım. Sonrasına bakarız. (ÖS/HK) * Hasan Sever, Birazcık Halil, yayıma hazırlayan: Ahmet Büke, Kapak tasarımı: Gökçe Alper, dizgi: Esin Tapan Yetiş, Ayrıntı Yayınları Türkçe Edebiyat  dizisi, 2015, İstanbul,  http://bianet.org/biamag/sanat/162062-birazcik-halil-birazcik-hasan-cokca-90-lar

Birazcık Halil – Aydın Altunöz

cnn-tr-birazcik halil.jpg

’Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!’ diyenlerin vatan haini olarak algılatıldığı bir dönemde, 1972 tarihinde doğan Hasan Sever’in 23 yıl yaşadığı topraklardan koparılarak başkalarının yurdunda, umutlarının ardında koşarak mutluluk arama zorunda bırakılması’Birazcık Halil’ gibi bir kitabın doğmasına katkı sağlamış olmalı.

Yurtsuzluk Birazcık Tanıdık Gelecek – Haluk Kalafat

Tanıdık bir şey var “Birazcık Halil”de. Kitabı elime aldığımda böyle olacağını birazcık seziyordum. Roman “Hocam” diye başlıyordu ne de olsa… Sonuçta Hasan Sever’le aynı okuldandık; aynı ortamlarda birkaç yıl arayla benzer meseleleri kendimize dert etmiştik. Sonra yollarımız ayrılmıştı. Tanışıklığımız yıllar sonra tesadüfen olmuştu. Hasan gurbetteydi çünkü. Lakin işte romanına “Hocam” diyerek başlıyordu; tıpkı yıllar önce otobüsten ODTÜ’ye kampüsünde indiğimde duyduğum ilk hitap gibi: “Hocam yemekhaneye nasıl gidilir?” Bilmiyordum ben de yeniydim ama beni hoca sandılar diye sevinmiştim. Üniversite sonrası ne zaman duysam hala sevinirim.

Sahipsiz ve Aidiyetsiz – İbrahim Kaya

Hasan Sever bu 426 sayfada ne verecek? Hangi olağanüstü gerçeği, hangi gizli sırrı üfleyecek kulaklarımıza? Bu kitabı okuduktan sonra hangi hidayete ereceğiz yahut kim olarak kalkacağız koltuklarımızdan? Bunun esaslı bir cevabı var:

Dostlar, anlıyorlar mı derdimi? – Kedi Kalem

Hasan Sever’ e Birazcık Okur Mektubu Fikri Usta “mihmanım” dedi, Halil’e, “hangi yüzü getirdin”? Orada kaldım önce. Çıkrıkçılar Yokuşu’nda Fikri ustanın yanında çay içiyorduk ki yarı yolda başa döndüm. Aklım biten kısımda kalmıştı. Ya gözden kaçırdıysam bir cümleyi, KAYIP değil miydi? Kayıptı. Döndüm başa, Sürgün şiirine. Sonra işte Halil yine de bitti. Onunla yürüdüğüm yol boyunca, gülümsediğim de oldu, güldüğüm de, gözyaşım da oldu. Hayat gibi okundu Halil ve sayfalarda yazılı olan kısmı bitti. Şimdi içerde, her gün yeniden yazılan ve her güne bakışıma, her günden aldıklarıma, her güne kattıklarıma şekil vermiş, beni ben yapan mayaya karışmış, elimden tutup bir basamak daha yukarıya taşımış tüm diğer kıymetli romanların, öykü ve şiirlerin içinden çıkıp; karakter ya da kurgu ötesindeki gerçekliklerinden dost bildiklerimden biridir Halil. Sanal bir sokakta ‘eli işli, gözü yaşlı’ olduklarını düşlediğim dostlara, Halil’den söz etmek istedim. Kendime saklayamazdım güzelliği; paylaşmadan olmazdı. Büyüyü içine çekecek olan bir tek kişi bile çıksa, değerdi. Yapamadım. Yumruklar sıkılı, öfkeyle koşuyordu herkes. Endişem yalnız sesimin duyulmayacağı karamsarlığından değil, haddimi aşmak korkusundandı… ‘Okuyun bu kitabı’ çığlığı atmak istemek yetmezdi, çığlık ustaca olmalıydı… Halil’i bir kez daha ‘estağfurullah’ demek zorunda bırakmamalıydı. Yine de izninizi istemiş olayım şimdiden; belki öyle bir an gelir ki ifade edebilecek gücü bulurum. O belirsiz vakte kadar, Halil kadar güçlü, Halil kadar insan bir ifade yolu bulamayacağımı bilsem de ‘kelamın teni solmasın’ istediğimden ben de doğrudan yazara derim ki “mihmanım, Halil beni vurdu.” Budur uzun sözün özü. Vurduysa ne mutlu, demek ki, yazarın da, Halil’in de, Yusuf’un, Niyazi’nin Fevzi’nin, Frau Basler’ın, Mulla’nın, Gülizar’ın, Fikri Usta’nın yüreğindeki apayrı tonlardaki ortak sızı benim yüreğimde de mevcut. Tümünün evrende oluşturdukları ağırlığın çekim merkezine, Halil’in gökyüzü düşündeki gibi kanatlanabilmişim demek ki. (Haddini aşmaktan korkandan korkacaksın…) Fikri Usta’nın da bir ustası olacaktı elbet ve onun yangınlardan kurtarıp önce Fikri Usta’ya onun elinden Halil’e ulaştırdığı asırlık emanetin yitip gitmesine içim yandıysa da, belki de sır oradadır diyerek avuttum kendimi. İnsanlığın bunca yangından kurtardığı bir emaneti var ve onu bir gün mutlaka Halil’in elleri gibi doğru eller teslim alacak. Bu kez yitip gitmeyecek şekilde. Ve son bir had aşımı daha yapacağım izninizle, 90’lı yıllarda bir Kürt’ün sürgün öyküsünün anlatıldığı politik bir roman DEĞİL Birazcık Halil. Politik bir roman çünkü Kürtlüğü, sürgünlüğü, acıları, umutları, yaşama tutunmayı, yaşama biçim verebilmeyi, yaşamla biçimlenebilmeyi, derdini… evrensel ve olabilecek en tehlikeli tema ile anlatıyor. Sevgi. Ve soruyor bize Halil, sormaya devam ediyor. ‘Va mişkunan va mişkunan Mu vitrağudat huy’ Sevgilerimle… Kedi Kalem 24 Nisan 2015

Bir Bozkır Hikayesi – Özgür Mehmet Kütküt

Elimden geldiğince okur ve üstüme düştüğü kadar yazar olmaya çalışıyorum. Okurluk, ne yalan söyleyeyim ara sıra duraklıyor artık. Vakitsizlik desem olmaz ama hayatın yükledikleri ile merak ettiklerim arasındaki açıyla ilgili bu bazen. Bazen de “aklım boşalsın biraz” diye tembellik etmemle. Haksızlık da etmeyeyim, başucumda kitap olmadan uyuduğum gece de sayılıdır. Bunları edebiyattan “biraz anlarım” diye değil, aslında aradığımı bulunca kana kana içtiğimi söylemek için yazdım. Birazcık Halil, 10danSonra bir Ankara akşamında uzaktan ama sıcak bir merhabayla çantama girdi. Bir dostluğun kelimelerinin içinde akarken aldım elime kana kana içtim… Nasıl özlemişim hayatla ilgili meseleleri benim gibi düşünen birisini bulmayı. Edebiyat bu insanı anlatır. İçinde kendini, arkadaşını, eski bir tanıdığı muhakkak bulursun. Birazcık Halil’de bundan değil kendi diyaloglarımdan ve kentimden söz ediyorum. Övmek gibi olsun; Ankara usulca süzülüyor bütün kitap boyunca. Olanca zarafeti, dostluğu, eviçlerinin güzelliği ve sokaklarıyla… Kitap boyunca üç ülkeden geçiyoruz. Hepsinden de Ankara geçiyor, Ankara’da geçen kısım dahil. Bir moda gibi sıkıcılık ve grilikle bahsi geçen kent hak ettiği yerde bu kez. Ankara öyle güzel ki kitapta… 1990’ların Kızılayı’nın minik bir haritası önünüze çıkıveriyor. Ankaralı adetlerini, Ankaracı bir yazar zamanın buğusunu kaldırıp size sunuyor. Böyle olunca Barış Bıçakçı’yı da anımsıyorum. Onun kitaplarıyla beraber ne güzel konuşur Birazcık Halil. Hatta bence Ahmet Erhan’la ne güzel içer, şiir yazar-okur. Bir edebiyat eleştirisi yazmak işim de değil, haddim de… Ama ne kadar kararında bir hikaye. Farklı katmanları, alttaki dinamizmi anmamak olmaz. Şarkıların içinden geçtiği bir kitap zaten kötü olmaz. İki şeyi sürekli beklediğimi ekleyeyim yine: Ahmet Kaya, Ankara’dan binilen bir tren. Bir de ikinci baskıda Kulu’ya çıkan belli belirsiz rampanın filtreli bir fotoğrafı kapakta ne kadar yakışıklı durur diye düşünmeden edemedim. (Bunları açıklıkla yazmamın sebebi hikayenin tam içinde yaşıyor olmam. Kişisel hikayemle paralelliklerle değil aslında, benim ses tonumla yazıldığı için ben varım içinde. Öyle düşündüğüm, öyle ayrıntıları gördüğüm, öyle sevdiğim ve sevildiğim için…) Politik mülteciliğin kendisini çok sık düşündüm. Sebebi ayrı ve uzundur, geçelim… Burada onun kokusunu da duydum. Bu özlemi hiç bilmeyeniniz yoktur muhtemelen. Türkçe’de Nazım’la okumuşsunuzdur hiç yoksa. “Buralı” olanın orada da “buralı” adetleriyle, özlemle ve yeni yaşamı kurmak için verdiği tüm çabayla beraber hikayenin içinde süzülmesinin hüznünü okursanız seveceksiniz. Bu size mecburen yaptığınız pek çok şeyin bir kısa özetini de verir. Söylemesem eksik kalır: Savaşı kadınlardan dinliyorsunuz Birazcık Halil’de. Yani hakikati. Yıkma ve yapmanın kadınlık ve erkeklikle ilişkisini… Halil’i seversiniz, anladığınızı düşünürsünüz,  güldürürsünüz. Halil’e üzülürsünüz, belli etmezsiniz. Ama Halil’den başlayan yol daha uzaklara doğru uzanıp gider. Sizi de götürünce edebiyat olur. Beni ufak tebessümler ve birkaç damla gözyaşıyla beraber gezdirdi. Umarım sizi de sarmalar. Bilerek sona bıraktım. Yazar Hasan Sever… İçinde taşımış, buraya yazmış. Hakkını helal etsin isterim. Kitabın künyesinde gözünüzü gezdirirken, iç kapağa başınızı çevirirseniz Hasan Sever’in Halil’le nerelerde tanıştığını biraz tahmin ediyorsunuz. Uzaklardan selamla imzaladı ve şöyle yazdı: (…)üç ülkeli ama bozkır bir hikayedir. Kitabın bundan başka bir özeti de yok. Ama bozkırın hükmünü küçümsemeyin lütfen. Dostça isteğim budur.