HASAN SEVER

Birazcık Halil’den Birazcık da ‘İnsan Manzaraları’ / Eyüp Özveren

“Gökyüzü olmazsa hepimizin yüzü düşer.” –Hasan Sever (2015), Birazcık Halil, s. 91.   Kitaplar vardır, okuduktan sonra içinize işler. Bir süre tıkanır kalır, bir sonraki okuyacağınız kitaba geçemezsiniz. Bu süre zarfında, kimi kez kitabın konusu kafanızı kurcalar, ya kurgusunun dolambacında dolanır durursunuz, ya kişileri ete kemiğe bürünüp zihninize yerleşirler, ya da küçücük ayrıntıları, üzerine git gide büyüyen bir büyüteç tutulmuş gibi, koskoca olaylara baskın çıkar; her şey soluklaşıp silinirken geriye bir tek onlar kalır.

Birazcık Halil – Aydın Altunöz

cnn-tr-birazcik halil.jpg

’Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!’ diyenlerin vatan haini olarak algılatıldığı bir dönemde, 1972 tarihinde doğan Hasan Sever’in 23 yıl yaşadığı topraklardan koparılarak başkalarının yurdunda, umutlarının ardında koşarak mutluluk arama zorunda bırakılması’Birazcık Halil’ gibi bir kitabın doğmasına katkı sağlamış olmalı.

Yurtsuzluk Birazcık Tanıdık Gelecek – Haluk Kalafat

Tanıdık bir şey var “Birazcık Halil”de. Kitabı elime aldığımda böyle olacağını birazcık seziyordum. Roman “Hocam” diye başlıyordu ne de olsa… Sonuçta Hasan Sever’le aynı okuldandık; aynı ortamlarda birkaç yıl arayla benzer meseleleri kendimize dert etmiştik. Sonra yollarımız ayrılmıştı. Tanışıklığımız yıllar sonra tesadüfen olmuştu. Hasan gurbetteydi çünkü. Lakin işte romanına “Hocam” diyerek başlıyordu; tıpkı yıllar önce otobüsten ODTÜ’ye kampüsünde indiğimde duyduğum ilk hitap gibi: “Hocam yemekhaneye nasıl gidilir?” Bilmiyordum ben de yeniydim ama beni hoca sandılar diye sevinmiştim. Üniversite sonrası ne zaman duysam hala sevinirim.

Sahipsiz ve Aidiyetsiz – İbrahim Kaya

Hasan Sever bu 426 sayfada ne verecek? Hangi olağanüstü gerçeği, hangi gizli sırrı üfleyecek kulaklarımıza? Bu kitabı okuduktan sonra hangi hidayete ereceğiz yahut kim olarak kalkacağız koltuklarımızdan? Bunun esaslı bir cevabı var:

Dostlar, anlıyorlar mı derdimi? – Kedi Kalem

Hasan Sever’ e Birazcık Okur Mektubu Fikri Usta “mihmanım” dedi, Halil’e, “hangi yüzü getirdin”? Orada kaldım önce. Çıkrıkçılar Yokuşu’nda Fikri ustanın yanında çay içiyorduk ki yarı yolda başa döndüm. Aklım biten kısımda kalmıştı. Ya gözden kaçırdıysam bir cümleyi, KAYIP değil miydi? Kayıptı. Döndüm başa, Sürgün şiirine. Sonra işte Halil yine de bitti. Onunla yürüdüğüm yol boyunca, gülümsediğim de oldu, güldüğüm de, gözyaşım da oldu. Hayat gibi okundu Halil ve sayfalarda yazılı olan kısmı bitti. Şimdi içerde, her gün yeniden yazılan ve her güne bakışıma, her günden aldıklarıma, her güne kattıklarıma şekil vermiş, beni ben yapan mayaya karışmış, elimden tutup bir basamak daha yukarıya taşımış tüm diğer kıymetli romanların, öykü ve şiirlerin içinden çıkıp; karakter ya da kurgu ötesindeki gerçekliklerinden dost bildiklerimden biridir Halil. Sanal bir sokakta ‘eli işli, gözü yaşlı’ olduklarını düşlediğim dostlara, Halil’den söz etmek istedim. Kendime saklayamazdım güzelliği; paylaşmadan olmazdı. Büyüyü içine çekecek olan bir tek kişi bile çıksa, değerdi. Yapamadım. Yumruklar sıkılı, öfkeyle koşuyordu herkes. Endişem yalnız sesimin duyulmayacağı karamsarlığından değil, haddimi aşmak korkusundandı… ‘Okuyun bu kitabı’ çığlığı atmak istemek yetmezdi, çığlık ustaca olmalıydı… Halil’i bir kez daha ‘estağfurullah’ demek zorunda bırakmamalıydı. Yine de izninizi istemiş olayım şimdiden; belki öyle bir an gelir ki ifade edebilecek gücü bulurum. O belirsiz vakte kadar, Halil kadar güçlü, Halil kadar insan bir ifade yolu bulamayacağımı bilsem de ‘kelamın teni solmasın’ istediğimden ben de doğrudan yazara derim ki “mihmanım, Halil beni vurdu.” Budur uzun sözün özü. Vurduysa ne mutlu, demek ki, yazarın da, Halil’in de, Yusuf’un, Niyazi’nin Fevzi’nin, Frau Basler’ın, Mulla’nın, Gülizar’ın, Fikri Usta’nın yüreğindeki apayrı tonlardaki ortak sızı benim yüreğimde de mevcut. Tümünün evrende oluşturdukları ağırlığın çekim merkezine, Halil’in gökyüzü düşündeki gibi kanatlanabilmişim demek ki. (Haddini aşmaktan korkandan korkacaksın…) Fikri Usta’nın da bir ustası olacaktı elbet ve onun yangınlardan kurtarıp önce Fikri Usta’ya onun elinden Halil’e ulaştırdığı asırlık emanetin yitip gitmesine içim yandıysa da, belki de sır oradadır diyerek avuttum kendimi. İnsanlığın bunca yangından kurtardığı bir emaneti var ve onu bir gün mutlaka Halil’in elleri gibi doğru eller teslim alacak. Bu kez yitip gitmeyecek şekilde. Ve son bir had aşımı daha yapacağım izninizle, 90’lı yıllarda bir Kürt’ün sürgün öyküsünün anlatıldığı politik bir roman DEĞİL Birazcık Halil. Politik bir roman çünkü Kürtlüğü, sürgünlüğü, acıları, umutları, yaşama tutunmayı, yaşama biçim verebilmeyi, yaşamla biçimlenebilmeyi, derdini… evrensel ve olabilecek en tehlikeli tema ile anlatıyor. Sevgi. Ve soruyor bize Halil, sormaya devam ediyor. ‘Va mişkunan va mişkunan Mu vitrağudat huy’ Sevgilerimle… Kedi Kalem 24 Nisan 2015

Bir Bozkır Hikayesi – Özgür Mehmet Kütküt

Elimden geldiğince okur ve üstüme düştüğü kadar yazar olmaya çalışıyorum. Okurluk, ne yalan söyleyeyim ara sıra duraklıyor artık. Vakitsizlik desem olmaz ama hayatın yükledikleri ile merak ettiklerim arasındaki açıyla ilgili bu bazen. Bazen de “aklım boşalsın biraz” diye tembellik etmemle. Haksızlık da etmeyeyim, başucumda kitap olmadan uyuduğum gece de sayılıdır. Bunları edebiyattan “biraz anlarım” diye değil, aslında aradığımı bulunca kana kana içtiğimi söylemek için yazdım. Birazcık Halil, 10danSonra bir Ankara akşamında uzaktan ama sıcak bir merhabayla çantama girdi. Bir dostluğun kelimelerinin içinde akarken aldım elime kana kana içtim… Nasıl özlemişim hayatla ilgili meseleleri benim gibi düşünen birisini bulmayı. Edebiyat bu insanı anlatır. İçinde kendini, arkadaşını, eski bir tanıdığı muhakkak bulursun. Birazcık Halil’de bundan değil kendi diyaloglarımdan ve kentimden söz ediyorum. Övmek gibi olsun; Ankara usulca süzülüyor bütün kitap boyunca. Olanca zarafeti, dostluğu, eviçlerinin güzelliği ve sokaklarıyla… Kitap boyunca üç ülkeden geçiyoruz. Hepsinden de Ankara geçiyor, Ankara’da geçen kısım dahil. Bir moda gibi sıkıcılık ve grilikle bahsi geçen kent hak ettiği yerde bu kez. Ankara öyle güzel ki kitapta… 1990’ların Kızılayı’nın minik bir haritası önünüze çıkıveriyor. Ankaralı adetlerini, Ankaracı bir yazar zamanın buğusunu kaldırıp size sunuyor. Böyle olunca Barış Bıçakçı’yı da anımsıyorum. Onun kitaplarıyla beraber ne güzel konuşur Birazcık Halil. Hatta bence Ahmet Erhan’la ne güzel içer, şiir yazar-okur. Bir edebiyat eleştirisi yazmak işim de değil, haddim de… Ama ne kadar kararında bir hikaye. Farklı katmanları, alttaki dinamizmi anmamak olmaz. Şarkıların içinden geçtiği bir kitap zaten kötü olmaz. İki şeyi sürekli beklediğimi ekleyeyim yine: Ahmet Kaya, Ankara’dan binilen bir tren. Bir de ikinci baskıda Kulu’ya çıkan belli belirsiz rampanın filtreli bir fotoğrafı kapakta ne kadar yakışıklı durur diye düşünmeden edemedim. (Bunları açıklıkla yazmamın sebebi hikayenin tam içinde yaşıyor olmam. Kişisel hikayemle paralelliklerle değil aslında, benim ses tonumla yazıldığı için ben varım içinde. Öyle düşündüğüm, öyle ayrıntıları gördüğüm, öyle sevdiğim ve sevildiğim için…) Politik mülteciliğin kendisini çok sık düşündüm. Sebebi ayrı ve uzundur, geçelim… Burada onun kokusunu da duydum. Bu özlemi hiç bilmeyeniniz yoktur muhtemelen. Türkçe’de Nazım’la okumuşsunuzdur hiç yoksa. “Buralı” olanın orada da “buralı” adetleriyle, özlemle ve yeni yaşamı kurmak için verdiği tüm çabayla beraber hikayenin içinde süzülmesinin hüznünü okursanız seveceksiniz. Bu size mecburen yaptığınız pek çok şeyin bir kısa özetini de verir. Söylemesem eksik kalır: Savaşı kadınlardan dinliyorsunuz Birazcık Halil’de. Yani hakikati. Yıkma ve yapmanın kadınlık ve erkeklikle ilişkisini… Halil’i seversiniz, anladığınızı düşünürsünüz,  güldürürsünüz. Halil’e üzülürsünüz, belli etmezsiniz. Ama Halil’den başlayan yol daha uzaklara doğru uzanıp gider. Sizi de götürünce edebiyat olur. Beni ufak tebessümler ve birkaç damla gözyaşıyla beraber gezdirdi. Umarım sizi de sarmalar. Bilerek sona bıraktım. Yazar Hasan Sever… İçinde taşımış, buraya yazmış. Hakkını helal etsin isterim. Kitabın künyesinde gözünüzü gezdirirken, iç kapağa başınızı çevirirseniz Hasan Sever’in Halil’le nerelerde tanıştığını biraz tahmin ediyorsunuz. Uzaklardan selamla imzaladı ve şöyle yazdı: (…)üç ülkeli ama bozkır bir hikayedir. Kitabın bundan başka bir özeti de yok. Ama bozkırın hükmünü küçümsemeyin lütfen. Dostça isteğim budur.

Birazcık Halil – Özlem Akkaya Çelik

Bir kez daha okumak istiyorum.. Bir kez daha okuyup neleri kaçırdığımı görmek istiyorum.. Çünkü uzun zamandır yeni basılmış olup da bu kadar nefes nefese, bu kadar telaşlı okuduğum bir kitap olmadı.. Ama ilk aklıma gelen hemen daha yenilerde okuduğum, çok severek okuduğum U. K. Le Guin’in bir pasajında (Woolf ‘e de atıfta bulunduğu ) aşağıdaki cümleleri getirdi… İyi bir romanın,iyi bir karakterin belki de tüm özellikleri vardı Halil’de. ” BUNDAN elli yıl kadar önce, Virginia Woolf adında bir kadın, Richmond’dan Waterloo’ya giden bir trenin kompartımanında, adını bilmediğimiz bir kadının karşısında oturmuştu. Kadının adını Bayan Woolf da bilmediğinden ona Bayan Brown adını takmıştı. Temiz fakat yıpranmış, abartılı düzenliliği paçavralardan veya kirden daha fazla fakirliği çağrıştıran yaşlı hanımlardan biriydi: Her şeyi ilikli, bağlı, tutturulmuş, yamanmış ve temizlenmişti. Ona ıstırap veren bir şeyler vardı, görünüşü kederli veya endişeliydi, üstelik çok da ufak tefekti. Temiz küçük botları içindeki ayakları yere ancak değiyordu. Ona bakacak kimsesinin olmadığını, kararlarını kendi başına vermesi gerektiğini, senelerce önce terk edildiğini ya da dul kaldığını, belki de tek oğlunu büyüterek geçirdiği sıkıntılı, ziyan olmuş bir hayatı olduğunu ve oğlunun artık kötü yola sapmaya başladığını hissettim (“Bay Bennett ve Bayan Brown”). Müzmin bir işgüzar olan Bayan Woolf, yaşlı hanımla yanında seyahat eden adam arasındaki bölük pörçük konuşmalara, sıkıcı yorumlara, akıl sır ermez işlerle ilgili ayrıntılara kulak misafiri olmuştu. Sonra Bayan Brown birdenbire “Acaba yaprakları iki yıldır tırtıllar tarafından sürekli yenen bir meşe ağacı ölür mü?” diye sormuştu. Zarif ve meraklı bir sesle söylenen, son derece berrak, çok sarih bir soruydu bu. Yol arkadaşı Kent’teki ağabeyinin çiftliğindeki böcek salgınlarını uzun uzadıya anlatırken, Bayan Brown küçük beyaz bir mendil çıkarıp sessiz sedasız ağlamaya başlamış, adam bundan rahatsız olmuştu. Nihayet adam Clapham Kavşağı’nda, kadınsa Waterloo’da indi. “Elinde çantasıyla kocaman arı kovanı gibi istasyonda kayboluşunu izledim,” der Bayan Woolf. “Çok ufak tefek, çok direngen, hem çok kırılgan hem de çok cesur görünüyordu. Bir daha hiç karşılaşmadım onunla.” Bu Bayan Brown, der Virginia Woolf, romanın konusudur. Bir tren kompartımanında veya dimağında yazarın karşısına çıkar ve şöyle der: “Yakala yakalayabilirsen! “Ben, bütün romanların karşınızda oturan bir yaşlı hanımla başladığına inanıyorum. Söylemek istediğim şey şu: Bence bütün romanlar karakter ile uğraşır; roman doktrinler hakkında vaaz vermek, şarkı söylemek, İngiliz İmparatorluğu’nun zaferini kutlamak için değil, karakteri ifade etmek için var olur; romanın hem bu kadar hantal, şişirilmiş ve ruhsuz, hem de bu kadar zengin, elastik ve canlı olan formatı karakteri ifade edebilmek için gelişmiştir… Usta romancılar, istediklerini görmemizi karakterler aracılığıyla sağlarlar. Aksi halde, romancı değil, şair, tarihçi, broşür yazarı falan olurlardı (a.g.e.). Bu tanımı kabul ediyorum. Eleştirmenlerin şu sıralar beğendikleri tanımlardan olup olmadığını bilmiyorum ama umurumda değil; tanrının görünmesi, kıyametler ve diğer çok heceli donuk dini kelimeler hakkında konuşmaya bayılan eleştirmenlere göre bayağı olabilir, ancak bir romancı –en azından bu romancı- için kesinlikle, tamamen ve tek kelime ile doğrudur. Kişi, insan ruhu, hayat, Bayan Brown, “bize hayat veren ruh”. Yakala yakalayabilirsen! ” yakalamışsınız Hasan Bey… yakalamışsınız… Ve hiç unutmayacağım ; hayat yumuşaktır Kedilerin diş izleri için üzgünüm, onlar pek yumuşak olamıyor. Özlem Akkaya Çelik  04.01.2016, Facebook

BİRAZCIK HEPİMİZ – Rıdvan Dansuk

Birazcık Halil kurmaca mıdır?  Ya da kimi yaşananları ustaca derleme midir? Bu soruların yanıtlarını bilmek  bir şeyi değiştirmez: Sahicidir; daha ilk satırlardan dahil olursunuz o iklime.

Birazcık Halil’i okumadınız mı daha – Sadık Güvenç

Konya Kulu’dan İsviçre’ye (Almanya’ya denmek isteniyor) çalışmak için giden baba, oğlu Halil’i de yanına alır. Ama ne alma! Halil orada başka dünyaların adamlarına takılacaktır. Böylece Halil ve paradan başka bir şeyi gözü görmeyen babası arasındaki uçurum gittikçe derinleşecektir.

İncelikler, incelikler! | Selim Atayoğlu

Almanya’dan Ankara’ya uzanan uzun soluklu bir roman “Birazcık Halil”. Türkiye’nin 80’li yılları, Halil’in penceresinden okurla buluşuyor romanda: Yokluklar, hapisler, sürgünler, Kürtlük, ve aşk, ve aşk… “Birazcık Halil”, sessiz sakin diliyle okurun yüreğine işleyen derin bir anlatı, içli bir roman! Hasan Sever’in ilk romanı “Birazcık Halil”le okur arasındaki ilişkiyi düşündüm romanın yayımlanmasından bu yana geçen zaman içinde. 80’li yıllarda Ankara’da okumuş bir öğrenci, Almanya’da çalışmış bir göçmen, aile hasretinden yüreği kabuk bağlamış, umarı kalmamış içli bir yürek… Romanda Almanya’da işçi olmak, Almanya’da sürgün olmak-Kürt olmak, hapishanede yetim kalmak, neden gidildiği bilinmeyen memleketin toprak kokusunu duyabilmek, âşık olmak-aşkı aramak, 80’li yıllarda Ankara’da olmak, Ankara’da öğrenci evinde bekâr olmak-genç olmak, bozkırın tozunu yutmak gibi çok katmanlı olay örgüsü başkarakter Halil üzerinde toplanmış bir şekilde romana özenle yerleştirilmiş. Evet, başkarakterimiz Halil. Ama o denli eksik ki Halil’imiz, yazar Halil’in ‘az’ıyla yetinmiş, çoğunu okura bırakmış. Halil’in eksikliği yetimliğinden, azlığından, ‘Neden?’, ‘Nasıl?’, ‘Peki ya şimdi?’ gibi sorulara yanıt veremediğinden, babası ölmeden babasız kalmışlığından: “Hacı Kantarcı: Kısa boylu, hacı sakallı, küt burunlu. Beni sevdiğini hiç hatırlamıyorum. Bir kez olsun yüzüme sevgiyle baktığını, babalık yaptığını da hatırlamıyorum. (…) Benim babam en başta babaya benzemiyordu. Bana, kardeşlerime bakışı, dünyaya dair herhangi bir şeye bakmak gibiydi.” (s. 43) Yaşamda gerçekten yetim, öksüz kalmak vardır, bir de ruhen… Halil’imizin yetimliği yüreğe işleyen cinsten: “Bacım, beni ayıbı gibi görüyordu. Elinden gelse peştamalına sarıp, kimselere göstermeden köyün dışına çıkaracaktı. Yıllar sonra gördüğüm bacımı yine arkamda bırakıvermiştim. Söylemesi zordu ama, benim kimsem yoktu. Neye gelmiştim? Yalnızlığımla yüzleşmeye mi?” (s. 125) Roman, Halil’in Almanya’da işçilik yaptığı dönemiyle başlar, ondan da önce romanın başında bir “Açıklama” bölümü vardır ki, okuru daha en başında çarpacak nitelikte, ‘açıklama’ olmasına rağmen muammasıyla renklenmiş bir bölümdür. İlk bölümle beraber başlayan 1. Defter’in ilk satırları ise bir yandan dili, anlatımı yönüyle akıcı; bir yandan da okur üzerinde merak-ilgi-empati oluşturmasıyla da (yaratıcılık-özgünlük) daha en baştan takdire şayan bir çizgide gelişir: “(…) Brigitt çok güzeldi. Kendisine diyemedim, bilmiyordum; yıllar sonra kitap okumaya başlayınca fark ettim: Kitap kapağı özeninde yaratılmıştı. Şimdi ne zaman bir kitap kapağına el sürsem, Brigitt’i okşamış gibi oluyorum. Bazen sırf kapağı için kitap aldım. Hep düşündüm, günahı boynuna, eğer tanrı benim zevkimdeyse, kesinlikle Brigitt’de gözü olmalıydı. Parası çıkışmadı. ‘Olsun,’ dedim, ‘bu da benden olsun.’ Bazen bir kelime yeter; cümlesi israfa girer. Hem sokakta yaşayanların cümleleri kısa olur. İşte o, ‘benden olsun’a tav oldu. Belki iki kelimede beni gördü. (…)” (s. 13-14) Aşkla başlayan roman, sadece aşkla devam etmiyor hayır. Babası tarafından yok sayılan Halil’in yaşam mücadelesi, sonra yaşı genç olsaydı eğer kim bilir neler yapardı, ne itiraflarda bulunurdu diyebileceğimiz Frau Basler… Apayrı bir kişilik, apayrı bir karakter olarak ayrıca başarılı çizilmiş bir Alman, Basler. Savaş görmüş, yokluk, acı görmüş. Halil’le ilişkileri, hasbıhalleri belki buradan geliyor: “Evet. Hayatımda Brigitt vardı, güzeldi ve âşıktım; ama içime bir kadın ilk kez o akşam, o masada girdi. Kadını ilk orada hissettim. Sonrası da oldu. Kadınlar girip çıktı hayatıma. Hatta biri içime girip hayatımı elimden aldı ama Frau Basler’dan başka içimde yumuşak, sıcak, anlam dolu, bana büyüklük hissi veren, dünyayı anladığımı hissettiren başka bir kadın, başka bir insan olmadı.” (s. 75) Halil’in Almanya’daki trajesidisinden, 2. Defter’le birlikte Türkiye’ye uzanır roman, önce, Halil’in memleketi Kulu’ya –ana evi diyelim biz, baba bunu hak etmiyor gibi–. Kulu’ya iner inmez gerçekliğin acı cümleleri dökülür Halil’in ağzından: “Annemle başlayan cümlem olmadı. Olmuşsa bile hatırlamıyorum. Ben beş yaşındayken, arkasında üç çocuk bırakarak ölmüş. İnsanın annesi olmazsa, adresi de olmuyor. Sevdiğim bir evimiz olmadı. Evimiz yoktu… Ama yine de buradaydım işte. Renault Toros, kıçına bağlanmış uçurtma gibi, savurduğu toz bulutuyla geri döndüğünde, köyün herhangi bir yerinde yapayalnız kalmıştım. (…) Niye gelmiştim? Apansız, ne kadar gereksiz bir şey yaptığımı fark etmiş, boşluğa düşmüştüm. Kime ne diyecektim? Ben kimdim? Nerelerdeydim?” (s. 122) Sonra Ankaralı günler. Akraba, eş dost ziyaretleri. Sağalır gibidir Halil. Fakirlik, yoksunluk, arayış… Her şeye karşın yaşamı ense kökünde hisseder Halil. Ama her insan gibi o da ne sunulduysa onu yaşayacaktır(!). Ankara, Ankaralılık, Ankara’da öğrenci olmak, 80’li yılların karanlıkları içinde ışık arayışları daha çok öğrenci evinde Mulla, Nahit, Fevzi ve yeni ev arkadaşları Halil etrafında sunulur. Ankara yeni bir sayfadır, yeni karakterler. Dostoyevski müptelası bir zanaatkar Halil’in içine kurt gibi düşer, bir defter emanetiyle. “Birazcık Halil”, çok katmanlı yapısı ve Türkiye’nin 80’li yıllara odaklanan dönem özellikli örgüsüyle okura farklı pencerelerden farklı görüntüler sunuyor. Bunların çoğu da bilinci yormayacak türden. Ara ara tekdüzeliğe düşen diyaloglar –özellikle öğrenci evindeki sohbetlerde buna çokça rastlanıyor– kitabın hızını azaltıyor gibi olsa da, olay örgüsündeki zenginlik, ummadığınız yerde karşılaştığınız bir dost, ahbap… kitabın önemli renkleri oluyor. Fakat dönüp dolaşıp Halil’in merakıyla meraklanıyorsunuz. Son? Halil nereye varacak? Hani diyordu ya ana evine gitmek için memleketine yeni geldiğinde, ‘Ben kimdim? Nerelerdeydim?’ diye; Halil kimdi, nerelerdeydi? Bu soruya romanın sonlarıyla birlikte düşüncenizde yeni bir soru eklenecektir: ‘Nerelere?’ ve ‘Nasıl?’. Durmadan sonbaharı yaşayan Halil’i, yine kendi sözleriyle susturalım: “Karıncanın telaşı var, benim yok. Ne acelem var, ne adresim. Bakmakla yükümlü olduğum ailem, çocuklarım yok benim. Mevsimsizim; ne yaz, ne kış, ne ilkbahar. Durmadan sonbaharı yaşıyorum.” (s. 130) Selim Atayoğlu – edebiyathaber.net (19 Haziran 2015) Kaynak: http://www.edebiyathaber.net/incelikler-incelikler-selim-atayoglu Fotoğraf: Yeter Özdemir