Yazıya aktarılanın veya filme kaydedilenin idealize edilmeyle malul olabileceğini kabul ediyorum. Ama bu, hikayenin gerçeklikten ipucu almadığı anlamına gelmez. Zaten aktarılan hikaye gerçekliğe bağlı değilse dikkat dışıdır; unutulur ve unutulması insanlık hafızasının zayıflığına sebebiyet vermez. Sanatın, onun üreticisi olan sanatçının ve tüketicisinin (sanatseverin) üzerinde yer edindiği düzlem, pek şaşırtıcı olmayan bir biçimde, ideal ile gerçeklik arasındaki salınım çizgisinde konumlanır. Sanatsal üretim bu konumlanmaya binaen aromasını ideal ve yaşama dair olmadan alır ama meyil gerçeklikten yanadır. Bu biz insanların bir eksikliği değilse de gelişmişliği de sayılmaz. Ve sanat tam da bu eksiklik-gelişmişlik tartışmasının tetikleyicisi ve sonucu olarak ortaya çıkar.
Sherlock Holmes
“Zekanın fazlası şeytan çağırır” diye yazdığımı hatırlıyorum. Öyle uzun boylu bir düşüncenin arifesinde edilmiş bir laf değildi benimki. Biraz içgüdüsel biraz da zekadan duyduğum korkunun ürünüydü bu söz ve pek tabiidir ki sözümün arkasındayım. Zeka, sanatsal estetikten uzak olduğu zaman, gerçekten ürkütücüdür zira zeka, madde alemine aittir ve şeytan dünyaya dairdir. Ama sanatsal üretimin törpüsünden geçen zeka ki en billur hali Can Yücel’de mevcuttur; muhteşem lezzettedir. İsteseniz bir düşünün: Yücel’in şiirlerinin son dizeleri tahmin ötesi ve şiir zekasındadır…
