Her iki gölü de yaşamışlığım var. Henüz lise talebesiyken kıyısına misafir olduğum Mogan Gölü, sazlık ve bataklıktan kenarına yaklaşılmaz haldeydi. Mogan Gölü’nün üstüne kurulmuş Ankara-Gölbaşı’nın pazarı kurulduğu gün, o pazarda kendimden geçerek dolaşır; incir, pekmez, pestil, peynir, zeytin tezgahlarını gezer; en çok da incirlerin büyüklüğü karşısında şaşardım. İşte o pazarın en değişmez ürünlerinden biri de balıktı. Mogan Gölü’nün Aynalı Sazan’ı, tablaya maşallah yazdırır ama sofrada lezzetsizdi; mil kokardı.

Her iki taraf da envanterinde yer almayan bir demirbaşla tartışmayı sürdürüyor: Fikir Özgürlüğü. Bilinir ki din formatında hüküm süren ideolojilerde özgürlükler sınırlı ve sayılıdır. Ve hatta bu sınır kadınlar için çok daha sınırlı ve sayılıdır. Bu yüzdendir ki gruplar, minare gölgesi, davul tozu kıvamında bir tartışma sürdürüyorlar.

Suya atılan taşın yarattığı dalgaların kıyıya yaklaşırken yayılıp büyümesi misali, Minare-yasağı tartışmasının yarattığı dalgalar da kıyılarımıza yaklaştıkça çap büyütmeye devam ediyorlar. Dalgalar vurdukları her kıyıdan farkı bir ses çıkartıyor. Bu sesin tınısında dalgaların şiddeti kadar kıyıların şekli ve konumu da önemli bir rol oynuyor. Sol-İslam kesim bu bir özgürlük kısıtlamasıdır derken, sağ-Hıristiyan kesim bu bir demokrasi örneğidir dedi. Mesele bir demokrasi tezahürü mü yoksa yasaklama eylemi mi?

Üvey anne ve üvey kız kardeşlerin zulmünü görürüz de, sınıfsal konumundan rahatsız olan ve herkes gibi saraya adreslenmek isteyen kızın “ihanet”ini görmeyiz. “Bir masal böyle mi yorumlanır” diyebileceklere açıklamamdır; “çubuğu tersine büküyorum”. Eski bir Çin masalından Binbir Gece taifesine, oradan da Avrupa’ya cümle atan masal, bize, yine Avrupa üzerinden “Sindirella” olarak gelir. Yani Avrupalı, bizim olanı bize bir kez daha satmıştır.

Baharın ucu iyiden iyiye görünmüş, güneş “Beroj”ları (Kürtçe’de güneye bakan yamaçlara verilan ad) neredeyse kardan temizlemişti. Arkadaşımla, bahçelerin üst tarafında, eskiden “gom” olarak kullanıldığını tahmin ettiğimiz bir harabenin yanında bîzolek (Newroz çiçeği)  arıyorduk. Henüz yeşermemiş dere boyunca, gelip gideni rahatlıkla görebiliyorduk. Pek sık olmazdı ama o gün denk gelmiştik. Aşağıdanarı, tıpkı Nazım’ın “Asker Kaçağı”na benzeyen iki asker göründü.