Bugünlerde, Türkiye’deki futbol piyasasında beynimi dumura uğratan bir mevzu dönüp duruyor. Eğer yanlış anlamamışsam şimdiki futbol federasyonu başkanı “Futbolda demokrasi yoktur” benzeri bir laf etmiş. Lafın kendisine bir lafım yok zira ben demokrasiden hiç anlamam. Hani atraksiyon olsun diye yazmıyorum, gerçekten, demokrasi denen şeyin tanımını bir türlü kafamda oturtamadım. Chomsky’nin “Eşitlik olmadan demokrasi olmaz” sözünü her gördüğümde, “iyi, demek ki henüz demokrasiye kafa yormama gerek yok” diyorum zira etrafta eşitlik meşitlik göremiyorum.

Josep „Pep“ Guardiola, “Onun hakkında yorum yapmayı, onu tarif etmeyi bırakın; sadece seyredin” diyor. Bunun da bir yorum olduğunu belirtip, Pep’in müsaadesiyle, rakip ceza alanı civarında biraz Tiki-Taka yapmak istiyorum; ne de olsa sever bunu.

Efsane yoktur, ona inananlar vardır; diye yazsam, çok mu kırıcı olurum!

Türkiye futbol tarihinin, belki de, en insani demecini vermiş futbolcu, şampiyon takımdan uzaklaştırılınca kimsenin sesi çıkmadı ve ses çıkaranların da çarkın gücüne gücü yetmedi ya, işte orda kırıldık. Şimdi bakıp futbol sahalarına, bunca saçmalığın nereden türediğini düşünüyoruz. Yanıtı basit aslında: Hepimizden. Futbolu seven sevmeyen herkesin tuzu var bu çorbada. Yaşanan ortak bir hayat varsa çünkü, bu hepimizin yazdığı bir hikayedir.

Yılla önceden bir Sergen yazısı…

Belki geç doğdu futbol dünyasına belki de yanlış mekanlara bağladı düşün dünyasını ama hepsinin ötesinde, farkında olsun olmasın, o bir futbol sanatçısı…

1988 yılında, lise içi düzenlenen futbol turnuvasında finale çıkmıştık. Ankara Atatürk Lisesi’nin şimdi otoparka çevrilmiş olan bahçesinde oynadığımız yarı final müsabakası hayatımın en büyük ve dramatik futbol müsabakasıdır.