Kimseye “yağniş hisap” yapmadı…
Ne düşündüğü; sevindiği veya üzüldüğü belli olmazdı yüzünde. Bu bakımdan tipik bir bozkır insanıydı. Misal, kahkahayla güldüğünü hiç hatırlamam; bir melodi mırıldandığı da duyulmuş değildi. Suskundu ama somurtkan değildi. Kalabalıkların içinde yalnızdı. Kısacık sürmüş bir evliliği vardı. Terk edilmişti. Buna kahrettiği için midir bilinmez bir daha evlenmemişti.
Boydak geldi boydak gitti.
Amcamdı. İsim babamdı. Tüm yeğenlerine ilgi gösterir ama ismini taşıyan iki yeğenine ayrı bir muhabbet duyardı. Ankara’ya geldiğinde gideceği yerlere ben götürürdüm. Elbistan’da bir çay ocağında karşılıklı oturduğumuz zaman bana hesap kitap işleri yaptırırdı. Koyun tüccarlığına düşkündü ama hep zarar ederdi. Yaptırdığı aritmetiğin neticesi her seferinde kendisinin aleyhine olurdu: “Yağniş hesap.” Yine böyle bir ticari faaliyet sonrasında, biraz da özeleştiri yaparcasına “Hasan, bu sefer öğrendim bu işi” demişti.
Öğrenmedi… Bir Dersu Uzala misali çekip gitti aramızdan…
Yine de güzel bir hayat yaşadığını düşünürüm. Parmakları arasında eksik olmayan sigarası, omuzundaki çiftesi, kafesteki keklikleri, her daim misafire açık olan sofrası, Nurhaklardan Setrek’e kadar bıraktığı ayak izleri ve bir Çukurova yevmiyecisi gibi iştahla salladığı tırpanıyla çalımlı bir Kürt erkeği gibi yaşam sırasını savdı.
Nurhaklarda çobanlık yaptı. Küçük yaşta öksüz ve yetim kaldıkları için kardeşlere abilik değil babalık yaptı. Belki de bu yüzden evlenmedi. Küçük amcam Veysel, torun torba sahibi olduğu zamanlarda bile yanında sigara içmezdi. İlişkileri baba-oğul ilişkisiydi. Babam bugün bile fotoğrafına bakamaz. Bizim Ankara’daki evde Mam Hasan’ın fotoğrafı o yüzden asılı değildir.
3 Mayıs 2010’da Ankara’da son nefesini verdi. Ankara’yı severdi. Geçmişinin bir kısmı bu şehirdeydi. Kurukahvecilik yapmış, para kazanmış, Ulus’un o zamanki lüks otellerinde felekten günler çaldığı olmuştu…
On beş yıl oldu aramızdan ayrılalı fakat ben onu hala kah Vicik Vadisi’nde, kah Kurtkulak eteğinde, kah Serse’de, Kah Yüzbaşının Mağarası civarında veya Birenergiz’de bir şafak vakti omuzunda gizli tetik çiftesi ile yol alırken görürüm…
Son görüşmelerimizin birinde bana evlenmem ve çocuk sahibi olmamı öğütlemişti. Dış dünyasına verdiği ilk ve tek açık belki de buydu. Öyle ya evladın yoksa ocağın kör, kapın kilitli demektir…
“Çocukluğun Gölgesi”nin ikinci cildini kendisine ithaf ederken umdum ki geride bir izi kalsın; ocağı kör, kapısı kilitli durmasın.
Hatırasına her daim saygıyla…
Hasan Sever
Zürih, 25 Mayıs 2025
