Bir fotoğrafın fotoğrafı…

Ne çok etkiye açık yaşıyoruz. Cümle bedenimiz, gün yirmi dört saat çalışan bir teleskoba benziyor. En çok gözlerimizi kullandığımızı düşünüyoruz ya; değil, en az onları kullanıyoruz. Gözler, daha ziyade algılarımızı sıradanlaştırmaya yarıyor. Belki de bu, bir yaşam stratejisi. Öyle ya, baktığımız her şeyi görecek olsaydık helak olurduk.

Nedir bu damarın kaynağı? Uzaktan bakınca, ot büyümüz denen “molla devrimi”nin toprağında, nasıl oluyor da bu tür bir sinema hayat bulabiliyor? Yoksa “molla devrimi” o toprakta önü alınamamış ayrık otu mu?

Baharın ucu iyiden iyiye görünmüş, güneş “Beroj”ları (Kürtçe’de güneye bakan yamaçlara verilan ad) neredeyse kardan temizlemişti. Arkadaşımla, bahçelerin üst tarafında, eskiden “gom” olarak kullanıldığını tahmin ettiğimiz bir harabenin yanında bîzolek (Newroz çiçeği)  arıyorduk. Henüz yeşermemiş dere boyunca, gelip gideni rahatlıkla görebiliyorduk. Pek sık olmazdı ama o gün denk gelmiştik. Aşağıdanarı, tıpkı Nazım’ın “Asker Kaçağı”na benzeyen iki asker göründü.

Kaç zamandır her dinleyişimde, içimde bir parça muzırlıkla birlikte, Londra’da, Thames’a bakan köhne bir çatı katında, New York’taki sevgilisini düşleyen İngiliz’in, bestesi Talet Er’e, Güftesi Nadide Gülpınar’a ait, Kürdi makamındaki “İlkbahara bekle beni demiştin” şarkısını mırıldandığını düşünürüm…

ODTÜ 1. Yurt 508 numaralı odamıza Antakya’dan paket geldiği gün ziyafet var demekti.

Sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. Tüketimin sınır tanımadığını ve bu sınırın ağacın gövdesini çoktan aştığını bildiğim halde şaşırıyorum. Bildiğim bütün teoremlere ve ideolojik formasyonlara rağmen şaşırıyorum.

Bir çığlık yükseldi. Sanki her şey bir anlığına durdu: Rüzgar durdu, dal durdu, yaprak durdu, su durdu.

“Bir şeyler oldu; hava duruldu, bulutlar uzak köşelere çekildi. Cızırtıyla çeken radyomuz tek sesli, tek nefesli birinin eline geçti. Babam, bu birini çok sevmişti. Pil bitecek diye türkülerden kısan kişi, bu adamın her programını hem de köşe bucak dinler oldu. Sanki piller bedavaya gelmişti. Sadece babam değil, bütün büyükler cümbür cemaat bu adamı dinliyordu.“

Bu çorbada tuzum olsun istemiyorum. Aklımın erdiği, elimin klavyeye yettiği bir döneme denk geldiği için düşündüklerimi yazmakla yükümlü buluyorum kendimi. Üstüme vazife midir bilmem; olmadığını düşünüyorum, kaldı ki vazife olsa yapmamayı tercih ederdim zaten.