Jules Verne’in ‘Seksen Günde Devriâlem’ romanını okuduğumda ortaokul öğrencisiydim. Kitap, ismiyle bir şekilde bende yer etti ama zihnimde ne karakterleri ne de detayları kaldı. İlkokul öğretmenimin, ‘Okuyun; kitap bugün olmasa bile bir gün mutlaka gelir, sizi bulur,’ öğüdü, aradan geçen yaklaşık kırk yıldan sonra 7 Şubat 2026 Cumartesi günü beni buldu.
Zürih Volkshaus’ta, Erdal Erzincan ve Kayhan Kalhor üstatların yıllardır sürdürdüğü ikili performansı nihayet canlı izleme fırsatı bulunca kendi kendime, ‘Jules Verne’in kitabı meğer bugün içinmiş,’ dedim. Erdal Hoca’nın, tam ve kesintisiz bir buçuk saat süren konser boyunca bağdaşını hiç bozmaması ve tabiricaizse üç gün üç gece tek bağdaşla hikâye anlatan dengbejler misali biz dinleyicileri mest etmesi karşısında; konserin sonuna doğru içimden hayranlıkla şu sözler geçti: ‘Tek bağdaşla devriâlem…’
Yılını tam hatırlamıyorum; yer, ODTÜ Birinci Yurt. Arkadaşlarla odada otururken içeriye makine bölümünden bir tanıdık girdi ve büyük bir heyecanla, ‘Öyle birini buldum ki tam bana göre! Herkes tezene kullandığını sanıyor ama öyle değil; elle çalıyor, inanılmaz bir şey bu!’ dedi ve bir an duruldu. Bize baktı. Gözlerindeki ferin hafifçe solduğunu gördüm; belli ki heyecanına beklediği karşılığı verememiştik. ‘Erdal Erzincan,’ dedi son bir umutla. Hemen atıldım: ‘Arif Sağ’ın öğrencisi, biliyorum.’ Ama yıllar sonra itiraf etmeliyim ki Erdal Hocanın, arkadaşımın bahsettiği ‘elle çalma’, yani şelpe tekniğini kullandığından haberim yoktu. Evet, benim kuşağım şelpe tekniğini Erdal Erzincan ile gördü, onunla öğrendi.
Kadim bir gelenektir; dervişler, dedeler, âşıklar ve ozanlar ekseriyetle sazı şelpe tekniğiyle, yani parmak vurarak çalarlar.
Erdal Hoca ve kuşağı; bir önceki dönemin ustalarından devraldıkları deyişleri, türküleri ve klamları —haddimi aşmak istemem ama— yeni bir çağa taşıyabildi diye düşünüyorum. Tarihin bu tekin olmayan döneminden alınlarının akıyla çıkıyor; çeşitli coğrafyaların, toplulukların ve kültürlerin ezgilerini 21. yüzyılın diline tercüme etmeye devam ediyorlar. Kendi adıma onlara müteşekkirim. Neyse, bu uzun bir mesele; şimdilik burada nokta koyuyor ve güne dönüyorum.
Erdal Hocanın tüm çalışmalarını ve performanslarını, özellikle internet devriminin sunduğu olanaklarla mümkün mertebe takip ettim. Tüm albümlerini, teklilerini, hatta ortak çalışmalarının tamamını dinlemişimdir. Bunlar arasında, Kayhan Kalhor ile sergiledikleri performansların bende apayrı bir yeri var. Yazımına 2010 yılında başladığım ve ancak on üç yılda tamamlayabildiğim —henüz yayımlanmamış olan— ilk edebi çalışmamın iskeletini oluştururken bana muazzam bir ilham ve enerji kaynağı oldular.
O zamanlar MP3 ve MP4 çalarlar vardı. Kulaklığımı takar, saatlerce yürür, üstatların çeşitli konser kayıtlarını dinler; eve döndüğümde ise yol boyunca içimde biriken dizeleri klavyeye aktarırdım. Tabii aradan yıllar geçti; repertuvarlarını hayli değiştirmişler. Zürih’te çaldıkları melodilerin hiçbiri o dönem dinlediklerimden değildi, ta ki…
Konser bitip bizi selamladıklarında içimde ufak bir boşluk kalmıştı. Fakat şunu, cümlelerime kıymet veren herkese gönül rahatlığıyla tavsiye etmek isterim: Lütfen bir fırsat yaratın ve bu üstatların sahnesine dünya gözü-gönlüyle konuk olun. Kendinizi insana, doğaya, evrene, canlı cansız tüm nesnelere sevgi ve hayranlık duyan bir duygu fırtınasının tam ortasında bulacaksınız…
‘Ta ki’yi unutmadım, tamamlayacağım; ama öncesinde bir övgü de seyirciye gelsin. Gerçekten çok kaliteli bir dinleyici kitlesi vardı. O sahnede Dream Theater’dan BGST’ye kadar pek çok konser izledim fakat sahne ile seyircinin bu denli yekvücut olduğu bir başka performansa daha önce denk gelmedim.
Dakikalarca üstatları alkışladık. Her iki taraf için de sonuna kadar hak edilmiş bir alkıştı bu… Sahneye yeniden teşrif ettiler ve ben nihayet on üç yıl önceye gittim…
“Mevlam birçok dert vermiş,
Beraber derman vermiş.”
İşte her şey tam olmuştu …
Üstatları hürmetle, sevgiyle ve hayranlıkla tekrar selamlıyorum…
Aşk ile …
Hasan Sever
Zürih, 12 Şubat 2026
Not: Umarım telif haklarını ihlal etmiyorumdur!
