“Sizin köyde cami mi var?” diye sormuştum yatılı arkadaşıma. Oruç ayıydı ve yatakhanede, yatmadan önce sohbet ediyorduk. Sessizlik oldu. Sessizliği gruptan bir arkadaşın, en az benim soru cümlem kadar şaşkınlık taşıyan sorusu bozdu:“Sizin köyde cami yok mu?”

İlkokul öğretmenimiz, elinde iple girmişti sınıfa. Biraz sinirliydi sanki; öyle hatırlıyorum.

Eskiden öyle miydi? Watt, James Watt, büyük bir tutkuyla buharlı makinenin peşindeyken harçlığını buralardan çıkarırdı.

Her iki taraf da envanterinde yer almayan bir demirbaşla tartışmayı sürdürüyor: Fikir Özgürlüğü. Bilinir ki din formatında hüküm süren ideolojilerde özgürlükler sınırlı ve sayılıdır. Ve hatta bu sınır kadınlar için çok daha sınırlı ve sayılıdır. Bu yüzdendir ki gruplar, minare gölgesi, davul tozu kıvamında bir tartışma sürdürüyorlar.

Suya atılan taşın yarattığı dalgaların kıyıya yaklaşırken yayılıp büyümesi misali, Minare-yasağı tartışmasının yarattığı dalgalar da kıyılarımıza yaklaştıkça çap büyütmeye devam ediyorlar. Dalgalar vurdukları her kıyıdan farkı bir ses çıkartıyor. Bu sesin tınısında dalgaların şiddeti kadar kıyıların şekli ve konumu da önemli bir rol oynuyor. Sol-İslam kesim bu bir özgürlük kısıtlamasıdır derken, sağ-Hıristiyan kesim bu bir demokrasi örneğidir dedi. Mesele bir demokrasi tezahürü mü yoksa yasaklama eylemi mi?

Üvey anne ve üvey kız kardeşlerin zulmünü görürüz de, sınıfsal konumundan rahatsız olan ve herkes gibi saraya adreslenmek isteyen kızın “ihanet”ini görmeyiz. “Bir masal böyle mi yorumlanır” diyebileceklere açıklamamdır; “çubuğu tersine büküyorum”. Eski bir Çin masalından Binbir Gece taifesine, oradan da Avrupa’ya cümle atan masal, bize, yine Avrupa üzerinden “Sindirella” olarak gelir. Yani Avrupalı, bizim olanı bize bir kez daha satmıştır.

Rivayete göre, Şeh Bedrettin’den sonra (ki o daha ziyada teoride kalmıştı; tıpkı en güzel devrimlerimiz gibi), Anadolu’da vücut bulmuş en halkçı ve de hakçı yönetim bu iki delinin eseri olmuştur.

Vefa’ya

Onu ODTÜ 1. Yurt 3. kat dip merdiven başında elinde çay bardağıyla hatırlıyorum. Vefa’ya dair zihnimdeki ilk görüntü budur. Hararetli bir edebiyat tartışmasının içindeydi. O zamanlar (da) zaman zaman alevlenen bir konuydu: Enver Gökçe mi Ahmed Arif mi? Hangisi daha büyük şairdi?

Ne vakit doğa bilimlerine merak sarsam, aklıma kötü kötü şeyler geliyor. Kafa denen bu yapı her zaman bünyenin çıkarına çalışmıyor; en azından benimki çalışmıyor… Tam emin değilim ama, galiba bu 1. Yasa… 

Bir fotoğrafın fotoğrafı…

Ne çok etkiye açık yaşıyoruz. Cümle bedenimiz, gün yirmi dört saat çalışan bir teleskoba benziyor. En çok gözlerimizi kullandığımızı düşünüyoruz ya; değil, en az onları kullanıyoruz. Gözler, daha ziyade algılarımızı sıradanlaştırmaya yarıyor. Belki de bu, bir yaşam stratejisi. Öyle ya, baktığımız her şeyi görecek olsaydık helak olurduk.