Livaneli’nin “Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm” romanını okudunuz mu?
İyi;
Öğle araları mümkün mertebe yürümeye gayret ediyorum. Kimdi ve nerede okumuştum hatırlamıyorum ama sanırım Nobel ödüllü Avusturyalı bir bilim insanı söylemişti:
Toprağı düzleştirir bir çubuk dikerdik. Çubuğun gölgesinden saatin kaç olduğunu tahmin etmeye çalışırdık. Tutturur muyduk, hatırlamıyorum.
Savaşların, bilimi geliştirdiği ve teknolojiyi ilerlettiği tezini, ilkin, lise yıllarımda duymuştum. Tezi dile getiren, “lise aşkı”yla iltimaslı olduğundan, sanırım, pek kayda değer bir yanıt verememiştim. Şimdi, zaman aşımından faydalanıp bir iki cümle kurabilirim sanıyorum. Aşkın zaman aşımı olur mu bilmiyorum fakat “aşk başka iş başka” deyip, zaman zaman, genel geçerin kıyısında kağıttan gemiler yüzdürdüğümü belirtmiş olayım.
İbrahim Tatlıses ÖRF 1 (Avusturya Devlet Televizyonu) televizyonuna konuk olduktan sonraki “İbo Show”da “geçenlerde Avusturya TRT’sine çıktım” demiş. İbo’nun çaresizliğini ve belki de pratikliğini bir kereliğine ödünç alıp “geçenlerde Avusturya TGV’sine bindim” diye yazayım.
Josep „Pep“ Guardiola, “Onun hakkında yorum yapmayı, onu tarif etmeyi bırakın; sadece seyredin” diyor. Bunun da bir yorum olduğunu belirtip, Pep’in müsaadesiyle, rakip ceza alanı civarında biraz Tiki-Taka yapmak istiyorum; ne de olsa sever bunu.
Jean Giono’nun “Ağaç Diken Adam” hikayesini yeni okudum. Neredeyse yüz yıl arayla ve “doğu” “batı” farkıyla benzer bir karakteri yazmışız. Hikayeyi geç okumuş olmayı okur noksanlığıma ve yazar talihime yorup, bu yazıya vesile olan hikayeye geçiyorum.
Doksan Kuşu* doksanıncı taşı bulup yuvasının önüne getirdiği gün bahar gelirmiş.
Kaç zamandır günlük hayatımızın her anına damgası vuran seçim sürecinin sonuna geliyoruz.
“Gökyüzü olmazsa hepimizin yüzü düşer.”
–Hasan Sever (2015), Birazcık Halil, s. 91.
Kitaplar vardır, okuduktan sonra içinize işler. Bir süre tıkanır kalır, bir sonraki okuyacağınız kitaba geçemezsiniz. Bu süre zarfında, kimi kez kitabın konusu kafanızı kurcalar, ya kurgusunun dolambacında dolanır durursunuz, ya kişileri ete kemiğe bürünüp zihninize yerleşirler, ya da küçücük ayrıntıları, üzerine git gide büyüyen bir büyüteç tutulmuş gibi, koskoca olaylara baskın çıkar; her şey soluklaşıp silinirken geriye bir tek onlar kalır.