Bir Bozkır Hikayesi – Özgür Mehmet Kütküt

Elimden geldiğince okur ve üstüme düştüğü kadar yazar olmaya çalışıyorum. Okurluk, ne yalan söyleyeyim ara sıra duraklıyor artık. Vakitsizlik desem olmaz ama hayatın yükledikleri ile merak ettiklerim arasındaki açıyla ilgili bu bazen. Bazen de “aklım boşalsın biraz” diye tembellik etmemle. Haksızlık da etmeyeyim, başucumda kitap olmadan uyuduğum gece de sayılıdır.

Bunları edebiyattan “biraz anlarım” diye değil, aslında aradığımı bulunca kana kana içtiğimi söylemek için yazdım. Birazcık Halil, 10danSonra bir Ankara akşamında uzaktan ama sıcak bir merhabayla çantama girdi. Bir dostluğun kelimelerinin içinde akarken aldım elime kana kana içtim… Nasıl özlemişim hayatla ilgili meseleleri benim gibi düşünen birisini bulmayı. Edebiyat bu insanı anlatır. İçinde kendini, arkadaşını, eski bir tanıdığı muhakkak bulursun. Birazcık Halil’de bundan değil kendi diyaloglarımdan ve kentimden söz ediyorum. Övmek gibi olsun; Ankara usulca süzülüyor bütün kitap boyunca. Olanca zarafeti, dostluğu, eviçlerinin güzelliği ve sokaklarıyla… Kitap boyunca üç ülkeden geçiyoruz. Hepsinden de Ankara geçiyor, Ankara’da geçen kısım dahil. Bir moda gibi sıkıcılık ve grilikle bahsi geçen kent hak ettiği yerde bu kez.

Ankara öyle güzel ki kitapta… 1990’ların Kızılayı’nın minik bir haritası önünüze çıkıveriyor. Ankaralı adetlerini, Ankaracı bir yazar zamanın buğusunu kaldırıp size sunuyor. Böyle olunca Barış Bıçakçı’yı da anımsıyorum. Onun kitaplarıyla beraber ne güzel konuşur Birazcık Halil. Hatta bence Ahmet Erhan’la ne güzel içer, şiir yazar-okur.

ankara 1970ler

Bir edebiyat eleştirisi yazmak işim de değil, haddim de… Ama ne kadar kararında bir hikaye. Farklı katmanları, alttaki dinamizmi anmamak olmaz. Şarkıların içinden geçtiği bir kitap zaten kötü olmaz. İki şeyi sürekli beklediğimi ekleyeyim yine: Ahmet Kaya, Ankara’dan binilen bir tren. Bir de ikinci baskıda Kulu’ya çıkan belli belirsiz rampanın filtreli bir fotoğrafı kapakta ne kadar yakışıklı durur diye düşünmeden edemedim. (Bunları açıklıkla yazmamın sebebi hikayenin tam içinde yaşıyor olmam. Kişisel hikayemle paralelliklerle değil aslında, benim ses tonumla yazıldığı için ben varım içinde. Öyle düşündüğüm, öyle ayrıntıları gördüğüm, öyle sevdiğim ve sevildiğim için…)

Politik mülteciliğin kendisini çok sık düşündüm. Sebebi ayrı ve uzundur, geçelim… Burada onun kokusunu da duydum. Bu özlemi hiç bilmeyeniniz yoktur muhtemelen. Türkçe’de Nazım’la okumuşsunuzdur hiç yoksa. “Buralı” olanın orada da “buralı” adetleriyle, özlemle ve yeni yaşamı kurmak için verdiği tüm çabayla beraber hikayenin içinde süzülmesinin hüznünü okursanız seveceksiniz. Bu size mecburen yaptığınız pek çok şeyin bir kısa özetini de verir.

Söylemesem eksik kalır: Savaşı kadınlardan dinliyorsunuz Birazcık Halil’de. Yani hakikati. Yıkma ve yapmanın kadınlık ve erkeklikle ilişkisini…

Halil’i seversiniz, anladığınızı düşünürsünüz,  güldürürsünüz. Halil’e üzülürsünüz, belli etmezsiniz. Ama Halil’den başlayan yol daha uzaklara doğru uzanıp gider. Sizi de götürünce edebiyat olur. Beni ufak tebessümler ve birkaç damla gözyaşıyla beraber gezdirdi. Umarım sizi de sarmalar.

Bilerek sona bıraktım. Yazar Hasan Sever… İçinde taşımış, buraya yazmış. Hakkını helal etsin isterim. Kitabın künyesinde gözünüzü gezdirirken, iç kapağa başınızı çevirirseniz Hasan Sever’in Halil’le nerelerde tanıştığını biraz tahmin ediyorsunuz.

Uzaklardan selamla imzaladı ve şöyle yazdı:

(…)üç ülkeli ama bozkır bir hikayedir.

Kitabın bundan başka bir özeti de yok. Ama bozkırın hükmünü küçümsemeyin lütfen. Dostça isteğim budur.

kulu