Suya atılan taşın yarattığı dalgaların kıyıya yaklaşırken yayılıp büyümesi misali, Minare-yasağı tartışmasının yarattığı dalgalar da kıyılarımıza yaklaştıkça çap büyütmeye devam ediyorlar. Dalgalar vurdukları her kıyıdan farkı bir ses çıkartıyor. Bu sesin tınısında dalgaların şiddeti kadar kıyıların şekli ve konumu da önemli bir rol oynuyor. Sol-İslam kesim bu bir özgürlük kısıtlamasıdır derken, sağ-Hıristiyan kesim bu bir demokrasi örneğidir dedi. Mesele bir demokrasi tezahürü mü yoksa yasaklama eylemi mi?

Üvey anne ve üvey kız kardeşlerin zulmünü görürüz de, sınıfsal konumundan rahatsız olan ve herkes gibi saraya adreslenmek isteyen kızın “ihanet”ini görmeyiz. “Bir masal böyle mi yorumlanır” diyebileceklere açıklamamdır; “çubuğu tersine büküyorum”. Eski bir Çin masalından Binbir Gece taifesine, oradan da Avrupa’ya cümle atan masal, bize, yine Avrupa üzerinden “Sindirella” olarak gelir. Yani Avrupalı, bizim olanı bize bir kez daha satmıştır.

Rivayete göre, Şeh Bedrettin’den sonra (ki o daha ziyada teoride kalmıştı; tıpkı en güzel devrimlerimiz gibi), Anadolu’da vücut bulmuş en halkçı ve de hakçı yönetim bu iki delinin eseri olmuştur.

Vefa’ya

Onu ODTÜ 1. Yurt 3. kat dip merdiven başında elinde çay bardağıyla hatırlıyorum. Vefa’ya dair zihnimdeki ilk görüntü budur. Hararetli bir edebiyat tartışmasının içindeydi. O zamanlar (da) zaman zaman alevlenen bir konuydu: Enver Gökçe mi Ahmed Arif mi? Hangisi daha büyük şairdi?

Ne vakit doğa bilimlerine merak sarsam, aklıma kötü kötü şeyler geliyor. Kafa denen bu yapı her zaman bünyenin çıkarına çalışmıyor; en azından benimki çalışmıyor… Tam emin değilim ama, galiba bu 1. Yasa… 

Bir fotoğrafın fotoğrafı…

Ne çok etkiye açık yaşıyoruz. Cümle bedenimiz, gün yirmi dört saat çalışan bir teleskoba benziyor. En çok gözlerimizi kullandığımızı düşünüyoruz ya; değil, en az onları kullanıyoruz. Gözler, daha ziyade algılarımızı sıradanlaştırmaya yarıyor. Belki de bu, bir yaşam stratejisi. Öyle ya, baktığımız her şeyi görecek olsaydık helak olurduk.

Nedir bu damarın kaynağı? Uzaktan bakınca, ot büyümüz denen “molla devrimi”nin toprağında, nasıl oluyor da bu tür bir sinema hayat bulabiliyor? Yoksa “molla devrimi” o toprakta önü alınamamış ayrık otu mu?

Baharın ucu iyiden iyiye görünmüş, güneş “Beroj”ları (Kürtçe’de güneye bakan yamaçlara verilan ad) neredeyse kardan temizlemişti. Arkadaşımla, bahçelerin üst tarafında, eskiden “gom” olarak kullanıldığını tahmin ettiğimiz bir harabenin yanında bîzolek (Newroz çiçeği)  arıyorduk. Henüz yeşermemiş dere boyunca, gelip gideni rahatlıkla görebiliyorduk. Pek sık olmazdı ama o gün denk gelmiştik. Aşağıdanarı, tıpkı Nazım’ın “Asker Kaçağı”na benzeyen iki asker göründü.

Kaç zamandır her dinleyişimde, içimde bir parça muzırlıkla birlikte, Londra’da, Thames’a bakan köhne bir çatı katında, New York’taki sevgilisini düşleyen İngiliz’in, bestesi Talet Er’e, Güftesi Nadide Gülpınar’a ait, Kürdi makamındaki “İlkbahara bekle beni demiştin” şarkısını mırıldandığını düşünürüm…

ODTÜ 1. Yurt 508 numaralı odamıza Antakya’dan paket geldiği gün ziyafet var demekti.