Feride, daha çok içe kapanan, kendi halinde bir ailede büyümüş, olan biteni içinde taşıyan biri. Yaşadıklarını kelimelere dökemese bile sessizliğiyle her şeyi anlatıyor. Onun suskunluğu aslında ülkenin suskunluğunu temsil ediyor.
Ferdi ise öfkeli, kırgın ve çaresiz. O, yaşananlara kayıtsız kalamayan ama ne yapacağını da bilemeyen bir karakter. Ferdi’nin hali; bastırılmış adalet duygusunun, yarım kalmış hesapların bir yansıması gibi. İkisi arasındaki bağ, sadece kişisel bir ilişki değil; aynı zamanda aynı acının iki farklı yüzü.
Bu iki genç 18 yıl sonra Zürih’te bir araya geliyor ve kısa bir şehir turuyla birlikte acılar, kayıplar, geçen yıllar, yarım kalan aşk, sokaklar, şehrin tarihi, kırgınlıklar, suskunluklar…. her şey masaya yatırılıyor.
Kayıplar, adaletsizlik, korku, baskı ve belirsizlik sürekli arka planda hissediliyor. İnsanlar konuşmaktan çekiniyor, gerçeği biliyor ama söyleyemiyor. “Su duyuluyor” ama kimse o suya gerçekten ulaşamıyor.
Kitap, ülkenin susturulmuş insanlarını, yarım bırakılmış hayatlarını, unutulmak istenen acılarını çok sade ama çarpıcı bir dille anlatıyor. Hiç bağırmadan, slogan atmadan; sadece sessizlikle.
Feride ve Ferdi’nin hikâyesi, aslında “bizim” hikâyemiz gibi duruyor. Herkesin bir şeyler bildiği ama yüksek sesle söyleyemediği bir ülkede, suyun sesini duyan ama susuz kalan insanların romanı.
Elif Ateş Çelik
28 Ocak 2026
Yazının ilk yayınlandığı adres: https://www.instagram.com/p/DUD2sOxjAEM/
Alıntılar:
-Sevmeyi, sevdiğimiz şeyle bütün olabilmeyi, ondan mutluluk duymayı bilmiyoruz; unutmuşuz.
-…bazen, susmak daha çok kelime taşır içinde.
-Hem bazen, hayat bize bir tesadüf yaratsın diye umut etmez miyiz?
-“Dünyayı aklımla yaşıyorum sanıyordum, meğer bütün yük yürekteymiş.”
-Dünyada ancak ve bilhassa kötülük var. O kötülüğü alt etmeye bizim kuşağımızın da gücü yetmedi.
